Rojeva Kurdistan: Şimdi senin oradan aldığın pasajı ben okuyacağım. Sonra da sözü sana bırakacağım.
Selahattin söyle demiş: “Nur topu gibi bir millet oluşturamadık. (Türklerle Kürtleri kastediyor.) Ama nar topu gibi bir milletimiz var artık. Tıpkı nar gibi. Ana uyumlu ve çok olacağız. Birliğin içinde çokluk. Sert kabuğumuz bizi dışarı doğru korurken içeride nar taneleri.” Ömrümde ben böyle Kürt metni okumadım. Adeta adam Kürdistan'ı terk etti, Ankara'ya iltica etti. Artık mülteci zaten. Yani siyaset olarak. Buyurun hocam.
Fuat Önen: Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim. Türk Egemenlik Sistemi’nin, Kürdistan'a dönük; ideolojik, politik, askeri bir saldırısıdır söz konusu olan. Ve bu sadece Kuzeybatı Kürdistan'a dönük bir saldırı değil, merkezinde Küçük Güney -Rojava denilen- Kürdistan parçası olmak üzere, Kürdistan'ın dört parçasına dönük bir saldırıdır. Böyle bir saldırının olduğunu, hem Demirtaş'ın hem Öcalan'ın yazdıklarından anlayabiliyoruz.
İşte Öcalan diyor ki: “Ayrı devlet, federasyon, otonomi, kültüralizm gibi çözümler tarihi toplum sosyolojisine uygun değildir.” Ve bunu sadece Kuzey'le ilgili olarak söylemiyor. Kürdistan'ın dört parçasıyla ilgili olarak söylüyor.
Şimdi bir de Demirtaş'tan ben bir paragrafı okuyayım.
Demirtaş diyor ki: “Yeni Türk-Kürt ittifakı, bu temelde şekillenip gelişecek ve bu yeni durum; Türkiye, Suriye, Irak ve İran Kürtlerini de olumlu etkileyecek. Artık hiçbir Kürt, bulunduğu devletin de Türkiye'nin de karşıtı, düşmanı, tehdidi olmayacak. Türkiye gibi büyük ve güçlü bir devlet de esasında bütün Kürtlerin devleti olacak.”
Şimdi bu şümullü, -geniş kapsamlı- bir açıklama: “Sadece Türkiye'deki ya da Kuzeybatı Kürdistan'daki Kürtlerin, Türk devletine karşı çıkmasını yasaklamıyor. Türkiye, Suriye, İran, Irak her dört işgalci devlete karşı; Kürtlerin, bu büyük Türk-Kürt İttifakı sayesinde, bu devletlere karşı, sadece silahtan söz etmiyor. Karşı da çıkılmayacak!” diyor.
Şimdi buradan anlıyoruz ki bu, Kürdistan'a dönük bir saldırı, geniş kapsamlı bir saldırı; Kürdistan'ın her dört parçasını da hedefleyen bir saldırıdır. Bu saldırının teorisyenleri, Kürtlük adına konuşan teorisyenleri; Öcalan ve Demirtaş'tır.
Öcalan başlattı. Demirtaş devam ettirdi. Aslında bu her iki metin hakkında tartışılacak fazla bir şey yok! Bu çok açık, pişmanlık dilekçeleridir! Öcalan ve Demirtaş metinleri, teorik metinler falan değil bunlar. Devlete biat etmiş, çok açık, pişmanlık dilekçeleridir.
Daha önce uğruna savaştıklarını, mücadele ettiklerini söyledikleri, ne varsa bunları ellerinin tersiyle itip, devlete biat etmiş oluyorlar bu iki dilekçeyle beraber. Yani bunlar, teorik metinler falan değil; bunlar, çok açık pişmanlık dilekçeleridir. Onun için bunların yazdıklarını teorik olarak tartışmak: “Bu şu anlama mı gelir, bu anlama mı gelir?” diye sorgulamak, beyhudedir. Kürdistanlı devrimcilerin-yurtseverlerin görevi; bunu teşhir etmektir! Bu çok açık bir davadan vazgeçiş ve hatta davaya karşı saflarda yer alış dilekçeleridir.
Şimdi bunların öne çıkardıkları bazı kavramlar var. Çünkü arkalarında güçlü bir medya desteği var. Hem kendi medyaları güçlü hem de devlet medyası arkalarında. Ve sürekli kavram fetişizmi yaratarak; Kürdistanlıların -özellikle gençlerin- kafalarını bulandırmak, fikri olarak silahsızlandırmak gayreti içindedirler.
Biz devlet derken, daha çok, devletin baskıcı aygıtlarıyla haşir neşir oluyoruz. Jandarmasıdır, polisidir, zindanlarıdır vesairesidir. Ama Althusseryen bir kavram kullanırsam; bir de devletin ideolojik aygıtları var. Ve bu ideolojik aygıtlar, rıza üretmeye çalışırlar. Yani bütün devletlerde bu böyledir. Türkiye devleti de böyle bir devlettir.
Şimdi mesela devlet -2004'ten bu yana biliyorsun- 2004'te, PKK yeniden kuruldu ve yeniden kuruluşunun gerekçesi olarak da dedi ki işte: “Önderlik, Marksizm'in sorunlarını çözmüş.”
-Neyle çözmüş?
-Demokratik konfederalizmle.
Demokratik konfederalizmle, Murray Bookchin apartılmış ifadenin aslında tartışılabilecek bir tezdir ama yani bunun, sömürgeyle ezilen ulusların mücadelesiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Anarşizan bir tezdir. O gün bugündür, yirmi yıldır bunlar, devletin çok kötü bir şey olduğunu, her tür baskının, acımasızlığın sebebinin devlet olduğunu söyler dururlar. Ve kimileri, Öcalan'ın anarşizan tezlerinden söz etmeye başladı o zamandan beri.
PKK'de, Öcalan'da yani keşke anarşist olsalar. Bunlar anarşist falan da değiller. Bunların zihniyeti devletçidir. Totaliter-otoriter bir devletçi anlayışları var. Onların, karşı çıktıkları, devlet değil! Kürdistan'ın devletleşmesidir.
Şimdi bu iki metne baktığın zaman şunu görüyorsun bu sefer devleti olumlayan, Türk devletini olumlayan; onu, fetişleştiren bir hatta geçtiler. Yani mesela Öcalan diyor ki: “PKK kendini feshetsin, silahlarını bıraksın, toplum ve devletle bütünleşsin.” diyor. Sadece toplumla bütünleşsin demiyor: “Toplum ve devletle bütünleşmelidir.” diyor. Şimdi eğer bu bütünleşilecek bir devletse demek ki iyi bir devlettir. Devlet kötü değildir. Hiç olmazsa Türkiye devleti kötü bir devlet değildir.
Demirtaş da dört parça Kürdistan ve dünyanın her tarafındaki Kürtleri, Türkiye devletine sahip çıkmaya, onu büyütmeye, onu güçlendirmeye çağırıyor.
Şimdi, her ikisini de aldığımız zaman; burada, bir devlet karşıtı anarşizan bir tutum yok. Tam tersine devleti olumlayan, devleti fetişleştiren bir durum var. Neredeyse bütün kavramların başına bir demokratik getirerek teori yaptıklarını sanıyorlar. Demokratik ülke, demokratik ulus, demokratik vatan, yani her şeyin başına bir demokratik getiriyorlar. Şimdiki açılımın adı da barış ve demokratik toplumdur.
Demirtaş da Türkiye Devleti'nin Kürtlerle beraber demokratikleşip bölgenin en büyük gücü olacağını vaz ediyor.
Şimdi birincisi sormak lazım tabii; yani Kürdistanlıların, Türk devletini büyütüp, bölgenin en güçlü devleti yapmak gibi bir görevleri nereden çıktı?
Yani bizim durduğumuz yerden, Kürdistanlı devrimcilerin temel görevi; başta, Türkiye olmak üzere, her dört sömürgeci devleti, Kürdistan'dan çıkarmaktır. Yurtseverliğin kısa tanımı budur.
Yabancı bir devlet, senin topraklarını işgal etmişse sen bunu buradan çıkarırsın. Onu güçlendirmek, onun Kürdistan'daki varlığını da güçlendirmektir. Bu işin bir yanı.
İşin öbürü yanı, işte sık sık Öcalan zamanın ruhundan söz ediyor, şimdi şöyle bir soru var ortalıkta. Sen benden daha iyi bilirsin, Avrupa'daki Amerika'daki durumları. Benim durduğum yerden gördüğüm; dünya, bir savaş halini yaşıyor. Dünyadaki bütün devletlerde; otoriterleşme, totaliterleşme eğilimleri güçleniyor:
İşte, Almanya'da bir seçim oldu. Hıristiyan Birlik birinci parti, Neonazi parti ikinci parti, Sosyal Demokratlar üçüncü parti. Amerika'da Trump geldi. Herhalde kimse Trump'ın Amerika'yı demokratikleşmek gibi bir fonksiyonu olduğunu savunamaz.
Bir iki hafta önce Obama bir açıklama yaptı ve dedi ki: “ABD vatandaşları artık doğruyla yanlışı birbirinden ayırt etme kabiliyetlerini kaybediyorlar.” dedi. “Bu, ABD demokrasi için çok ciddi bir tehlikedir.” dedi.
Rusya aynı durumda, Çin aynı durumda.
Yani bu demokrasinin beşiği denilen devletler bile, giderek daha fazla demokratikleşmek yerine, daha fazla otoriter, totaliter devletler olma yönünde ilerliyor.
Şimdi bölgemize geldiğimiz zaman; yani mesela Türkiye Devleti bugün 10 yıl önceye göre demokrasiden, yani Türk demokrasisinden çok daha uzak bir yerde.
İran böyle, Irak böyle, işte Suriye'de Esad gitti, yerine gelen HTŞ, Esad'dan daha demokratik değil.
Yani zamanın ruhunu göz önüne aldığımız zaman, daha uzunca bir süre, dünyada otoriterleşme, totaliterleşme yönünde bir eğilim var.
Şimdi, tam bu anda, Türkiye gibi Kürdistan'daki varlığı jenosidal işgalcilik olan bir devletten, demokratikleşmesini nasıl beklersin? Yani dayanakların nedir? Türkiye demokratikleşse ne olur? Yani Türkiye demokratikleşse Türkiye'nin Kürdistan'daki varlığı yine jenosidal bir işgalcilik olacak. Yani ne Türkiye'deki ne dünyadaki genel eğilime de uygun değil.
Dolayısıyla bunlar; Türkiye Devleti'nin önümüze çıkarttıkları kendi aparatlarıdır. Bunların Kürdistanî siyasetle, Kürdistanî düşünceyle en ufak bir ilgileri olmadığı gibi Kürdistanî düşünceye karşı mücadele ediyorlar. Ve bu bundan sonra çok daha açığa çıkacak.
“Temel sıkıntımız nedir?” dersen, şudur: “Bu kadar açık seçik Türk devletini savunan ve Kürtleri bu devlet içinde eritmeyi temel görev addeden bu iki insana karşı; PKK içinden, DEM içinden, ciddi bir reaksiyonun çıkmamasıdır.” Kendi içlerinde tartışıyorlar. Bunları biliyoruz. Ama yani bu, anında reddedilmesi, teşhir edilmesi gereken bir tutumdur.
Burada bırakayım, sorularından devam edelim.
Rojeva Kurdistan: Kanada'da Vancouver'dayım ben. Yani benden sonra Alaska var, Hawaii var. Başka dünya toprağı yok. Sonundayım dünyanın. Bu dünyanın sonunda, burada buluşabilen Kürtler bir araya geldiğimizde, o Kürdistan ideası, Kürdistan fikri, bağımsız Kürdistan siyasal fikri bizi bir araya getiriyor. Buluşabiliyoruz. PKK'nin yüzde 95'i böyle insanlar. Şimdi ben, bunların Kürdistanlılığından en ufak bir şüphem yok. Şey yani benim gördüğümü onlar göremiyor. Hayır diyor yani, mesela en çok kullanılan argüman şu: “Sen” diyor, “Söylenene bakma! Ulaşılan neticelere bak!” diyorlar. Özellikle son 25 yılın pratiğine bakınca; PKK, Kürdistan'ı Kürdistansızlaştırmak üzerine siyaset yapıyor. Biz bunu niye konuşamıyoruz PKKlilerle? Kafamdaki soru bu.
Fuat Önen: Bir takım bariyerler var. Örgüt tarafından konulmuş koruma duvarları var. Onları yıkmak ya da geçitleri açmak biraz zordur. Ama bu mücadeleden de vazgeçmemek lazım. Orada bir temel mesele şudur: Siyaset teoriden bilimden farklı bir düzeydir. Yani bilim adamı, gerçeğin peşindedir, gerçeği arar. Siyasetçi öyle değildir. Siyasetçinin kendi gerçekleri var, kendi hakikatleri var. Bu hakikatlerini gerçekleştirmeye çalışır. Onun için siyasal duruşta; bilgiden çok tercihler-çıkarlar tayin edicidir.
Yani şimdi Selahattin Demirtaş: “Devlet hepimizin devleti olacak.” diyor değil mi? Peki Selahattin Demirtaş bir devletin hepimizin devleti olmasının mümkün olmadığını bilmiyor mu? Biliyordur. Bu devlet bütün Türklerin de devleti değildir. Sonuçta; bizim literatürümüzde işte devlet, egemen sınıflarının baskı aracıdır. Son kertede bir Burjuva diktatörlüğüdür, kapitalist devlet.
Demirtaş bunları bildiği halde, devleti üstelik her dört işgalci devleti, Kürtlerin devleti olarak tanımlıyor. Bu bir bilgi meselesi değildir. Bunu Demirtaş da bilir. Ama tercihi odur. Ha bu tercih neden odur? Onun nedenleri üzerinde tartışabiliriz. Şöyle söyleyeyim: Eskiden biz derdik ki cezaevleri devrimciler için bir okuldur. Gerçekten de böyleydi. Yani seksen öncesine kadar, cezaevleri devrimciler için bir okuldu. 80 darbesinden sonra, 3-4 yıllık bir kesinti oldu. İnsan aklının alamayacağı baskılar uygulandı. Ondan sonra devrimciler toparlandılar. Yine cezaevleri devrimciler için bir okuldu.
Ecevit zamanında cezaevlerine dönük bir askeri saldırı oldu. Birçok mahkûm öldürüldü. İşte bu T tipi, E tipi cezaevlerine gönderildi. Ondan bu yana ve özellikle uzun hapislik dönemi geçirenler bakımından cezaevleri, yine okul ama bu sefer devletin okulları, devrimciler için okul değil. Devlet için okul. Ve devlet çeşitli mekanizmalarla burada önemli gördüğü insanları bir eğitim sürecinden geçiriyor.
Şimdi bak! O İmralı'dan gelen fotoğrafı görmüşsündür. Yedi kişi masada, dört kişi de ayakta duruyor. O ayakta duranlardan biri Hamili Yıldırım'dır. Hamili Yıldırım 99'da geri çekilmeye itiraz eden bir PKKlidir. Daha sonra bildiğim kadarıyla Suriye Devleti; onu, Türkiye'ye teslim etti. Yoğun işkenceler gördü. Son birkaç yıldır da İmralı'ya götürdüler. Öcalan'ın yanında duruyor. Onun mesela oradaki varlığı semboliktir: Bak, geri çekilmeye karşı çıkan Hamili Yıldırım, şimdi ben ricadı önerirken, teslimiyeti önerirken, benim arkamda ayakta duruyor.
Şimdi bunlar; işte, Öcalan'ın ya da Demirtaş'ın kendi başlarına hesaplayıp yaptıkları işler değil. Bunların arkasında bir istihbarat aklı var. Ve cezaevleri bu açıdan bakıldığında -artık uzunca bir süredir- özellikle uzun süreli hapis yatanlar için devletin eğitim merkezlerine dönüştü.
Bunu söylerken içerideki arkadaşların tümünü bu kapsama almıyorum. Yani on yıllarca yiğitçe direnen devrimci kalan mahkûmlar, tutuklular var. Zindandaki bütün mücadele arkadaşlarımızın mücadelesine saygıyla yaklaşıyorum ama bu yanını görmemiz lazım.
Şimdi bu saldırının, temel bir-iki gerekçesi var. İzninle onları anlatayım. Esas hedef şudur: Kürtler, özellikle batılı ama Türkiye dışında hiçbir güçle ittifak ilişkisi kurmasın. Temel hedef budur. Yani bu Bahçeli-Öcalan açılımının esas hedefi, Türkiye ve Kuzeybatı Kürdistan değil. Zaten Türkiye ve Kuzeybatı Kürdistan'da devleti böyle bir adım atma zorlayacak, caydırıcı bir gücümüz de yok. Bunu görmek lazım yani. Bunu gündeme taşıyan, Kürdistan'ın diğer parçalarındaki mücadelelerdir. Hem Güney Kürdistan'ın durumu, hem Küçük Güney'deki mücadeledir. Ve ısrarla ve inatla Bahçeli ve Erdoğan bile anti-emperyalist kesildiler.
Şimdi hem Demirtaş'ın yazısında, hem Öcalan'ın yazısında, aynı şeyler var. Öcalan diyor ki: “Bin yıllık bir Kürt-Türk ittifakı var. Bu Kürt-Türk ittifakı ayakta kalmak için hegemonik güçlere karşı kurulan bir ittifaktır.” diyor. Şimdi hegemonik güç dediğin kimdir? Osmanlı İmparatorluğu zaten hegemonik bir güç. Kürtler, Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak ederek nasıl hegemonik güçlere karşı kendisini korumuş olabilir? Akıl dışı bir yaklaşım.
Emperyalizm kavramı da kafa bulandırıcı bir kavrama dönüştü. Yani Sovyetlerin varlığında anti-emperyalizmin görece bir anlamı var idi. Bir de emperyalizm kavramı, Lenin'in ürettiği bir kavram değil. Emperyalizm, çok daha eski bir kavram. İmparatorlukla aynı kökenlidir. Her iki kavram; imparatorluk ve emperyalizm, kısaca yayılmacılık anlamına geliyor.
Yani güçlü devletlerin kendi devlet sınırlarının dışına yayılmaları oraları işgal etmeleri anlamına geliyor. Lenin bunu tekelci kapitalizm olarak formüle etti. Ve emperyalizm kavramının bu ilk ve esas anlamı gerilerde kaldı. İşte ortada bir reel-sosyalist sistem varken de işte o sistemden yana olmak, emperyalizme karşı olmak gibi değerlendirildi. Ben emperyalizm kavramını daha çok birinci anlamıyla kullanıyorum. Yani tekelci kapitalizm adı üzerinde tekelci kapitalizm. Ayrıca buna emperyalizm demeye bana kalırsa gerek yok.
Peki, Kürdistan açısından, bu emperyalistler kimlerdir?
Evet, birinci savaş sonrasında; İngilizler-Fransızlar, Kürdistan'ı da bölen, parçalayan, paylaşan emperyalist devletlerdir. Ama şu anda Kürdistan'ın emperyalistleri; yani Kürt ulusunun devlet hakkını gasp eden ve asla ve kata bu hakka rıza göstermeyen emperyalistler kimdir? Türkiye'dir, İran'dır.
Şimdi Kürtleri anti-emperyalizme davet edenler; Kürtlerin, Kürdistan'ın emperyalistleriyle mücadele etmemelerini öneriyorlar. Yani Kürdistan'ın emperyalistleri, bizim emperyalistlerdir, gelin işte ABD'ye, İngiltere'ye karşı mücadele edelim diyorlar.
Türk Devleti de bunu söylüyor. Peki, Türk Devleti'nin ABD'ye, İngiltere'ye, Fransız emperyalizmine karşı olması mümkün müdür? Değildir! Birinci Savaş sonunda, aynı senaryo uygulandı. Kürtlere denildi ki: “Gâvurlarla iş tutmayın. İngiltere, Fransa size devlet kuracağız.” diyorlar. “Onlara inanmayın. Bu bizim ortak devletimizdir.” dediler. Ne zamana kadar? Lozan'a kadar. Ve Lozan'a kadar yani o dönemin Osmanlı Kürdistanı’ndaki birçok Kürt aktörü, bu tezgâha geldi. Bir kısmı inandılar, bir kısmı başka seçenek bulamadılar. O ara Ermeni meselesi devreye girdi. Yani tarihle kafanızı ağrıtmayayım.
Aynı şekilde, daha sonra Güney Kürdistan olacak bölgede, Şeyh Mahmut Berzenci'nin başkaldırısı vardı. Ve Türk Devleti oraya Ali Şefik adında Özdemir Paşa kod adlı bir subayın emrinde bir birlik gönderdi. Revanduz'a yerleşti. Temel amacı Şeyh Mahmut Berzenci ile İngilizlerin arasını bozmak idi. Başka bir amacı yoktu. Kısmen başarılı da olduğu söylenebilir.
Şimdiki Özdemir Paşalardır: Selahattin Demirtaş ve Abdullah Öcalan. Bizden şu isteniyor: özellikle Küçük Güney’de -yani Küçük Güney’e sonradan geliriz ama orada- şöyle bir gerçeklik var; oradaki Kürt güçleri, 2014-15'ten bu yana, Amerika Birleşik Devletleri ile iş tutuyorlar. Gerekçesi, İŞİD’e karşı mücadele de olsa, şimdi Öcalan da Demirtaş da bu ilişkiyi hırpalamak istiyor. Bunun yerine diyorlar ki: “Gelin Türkiye ile anlaşın.”
Şimdi, Birinci Savaş’tan sonra Lozan'da ne oldu? Kürtlere: “İngilizlerle, Fransızlarla iş tutmayın! Onlardan uzak durun!” diyen Kemalistler, İngilizlerin ve Fransızların sayesinde, kendilerine bir devlet kurdular. Ve onların ne İngilizlerle ne Fransızlarla bir dertleri kalmadı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin bu büyük devletlerle temel derdi: Kürdistan'dır.
Eğer Kürdistan gündeme gelmezse Türkiye Devleti'nin, ABD ile İngiltere ile İsrail ile Fransa ile hiçbir ciddi sorunu yoktur. Böyle bir iş yapmaya çalışıyorlar.
Tabii Özdemir Paşa derken; Özdemir Paşa, Türklerin gönderdiğiydi. Şimdi bu açılım sürecinin başındaki Sırrı Süreye Önder Paşa, tipik olarak Özdemir Paşa'nın misyonunu yerine getiriyor ve diyor ki: “Biz iki taraf anlaşamazsak, yetmiş iki millet müdahil olur. Onun için bizim ikimizin anlaşması lazım.” Yani özcesi diyorlar ki: “Türkiye'den başka müttefik aramayın. Türkiye'nin himayesine girin.”
Burada bir de entegrasyon kavramı var. Hem Demirtaş'ın metninde hem de Mazlum Abdi'yle Golani’nin imzaladığı metinde, entegrasyon var. Demirtaş açıktan diyor ki: “Türkiye devletine entegre olmamız lazım.”
Türkiye devletine entegre olmak demek, Kürt ulus ve ülke hakikatinden vazgeçmek demektir. Çünkü hiçbir millet bir başka devlete ulus olarak entegre olamaz. Zaten bütün metinlerde temel motif tek tek Kürtler'dir. Yani Kürtler toplu olarak hiçbir hak talebinde bulunmayacaklar. Tek Kürt olarak vatandaşlık üzerinden bazı talepler ileri sürebilecekler. Ve bunu Kürdistan'ın dört parçası için öneriyorlar. Nitekim o Kobani ile Golani’nin imzaladığı metin bir tek yerde Kürt toplumu geçiyor. Onun dışındaki her şey, bireysel haklar temelinde yapılmıştır. Böyle bir büyük operasyonla karşı karşıyayız.
Şu ana kadar buna gelen tepkilere baktığımızda, Güney Kürdistan'dan başlarsam; Güney Kürdistan, oradaki parlamento, oradaki hükümet, orada dalgalanan bayrak göz bebeğimizdir.
Güney Kürdistanlı siyasiler, hiçbir şey koymadan, Bahçeli-Öcalan açılımına, tam destek verdiler: PDK, YNK ve hatta Yekgirtû İslami. Üçü birden, Öcalan'ın mektubu okunur okunmaz bu projeye destek verdiler. Bunlar; özellikle, Nêçîrvan Barzani, Mesut Barzani için söylüyorum. 2013ve 2015 rezaletinden ders çıkarmamışa benziyorlar. 2013-2015 İmralı süreçlerinde de Kek Mesut, bu sürecin içindeydi. Başarısı için mücadele ediyordu. Sonra her iki taraf da onu hiç sayarak bu açılımı bitirdiler.
Kürt siyasetinin temel eksiklerinden biridir, yaşayıp ders çıkarmadan yaşamak. Yani Özdemir Paşa'dan ders alamıyorsak 2013-2015 açılımından ders alamıyorsak, aynı hataları bir daha yapacağız. Onlara göre şöyle bir mazeret var. İşte: “PKK'nin silahlı gücünden kurtulmak istiyoruz.” diyorlar. Bunu anlayabiliriz. Ama bu mesele, PKK'nın silah bırakması meselesi değildir. Bu mesele, topyekûn bir saldırıdır ve Kürdistan'ın her dört parçasına dönük bir saldırıdır. Onun için Güney Kürdistan'daki kardeşlerimizin kendi tarihlerinden ders çıkarıp, buna belli bir mesafe koymaları gerektiğini düşünüyorum. Bu böyle olmaz yani. Çünkü onların bu tutumu, Kuzeybatı Kürdistan'daki devrimci yurtseverleri de zor durumda bırakıyor. İşte: “Bakın, onlar da destekliyorlar.” diyorlar.
Şimdi hiç kimse doğrunun referansı değil. Yani ne PDK, ne YNK, ne PKK, ne de bir başkası. Yani bizim çalışan bir beynimiz var. Referanslarımız odur, tarihtir, birikimimizdir.
Kuzeybatı Kürdistan'da Dem Parti zaten bu işin taşeronudur. Başından beri taşeronluk görevini yerine getiriyor. Dem parti dışındaki Kürt partileri yani legal Kürt partilerden birkaçı zaten DEM ile ittifak halindedirler.
İttifakın dışında kalan Kürt partilerin de ilk tepkileri şu oldu: “Biz de muhatabız. Bizi de muhatap kabul edin. Sadece Dem Parti ile görüşmeyin” oldu. “Bu çok yanlış bir tutum.” Yani Öcalan'ın İmralı'daki yirmi altı yıllık hareketini takip eden bir insan, yirmi beş yıllık söylemini-pratiğini bilen bir insan, yirmi altıncı yılda ne diyeceğini bilir. Sahayı alternatifsiz bıraktılar. Mektup çıktıktan sonra artık baktılar ki onların muhatap olacağı bir şey yok. Bu sefer sessizliğe gömüldüler.
Şimdi esas önemli olan; Küçük Güney -işte Rojava- Batı Kürdistan denilen bölgedir. Burası hala gidip geliyor bence. Burası bir istikrar tutmuş değil. Ben Golani'yle Mazlum Abdi'nin imzaladığı metnin bir anlaşma değil, bir protokol olduğunu söyledim. Yani bir tür ön anlaşma. Çünkü buna göre bu bir yıllık bir süreç var. Komisyonlar kurulacak. Bu komisyonlar o sekiz maddeyi gerçekleştirmenin yol yöntemlerini bulacaklar. Anlaşılmış bir şey değil yani. Ama kötü bir metin.
Kürtlerin ulusal hakları yok orada. Kürdistan hiç yok. Zamanlaması çok kötü. Yani Suriye sahilinde Alevi Arap katliamı sırasında imzalanan bir metin. O dönem, HTŞ bizim için zaten asla meşru değildir, meşru olmayacaktır. Ama dünyada da meşruiyetini kaybeden, sallantıya düşen bir dönemdeydi. Zamanlaması kötü, metnin kendisi birçok kötülüğü barındırıyor. Çok açık bir metin.
Ben bu protokolün gerçekleşemeyeceğini düşünüyorum. Bu metni de Golani’yle Mazlum Abdi'nin hazırladığını sanmıyorum. Yani dışarıdan hazırlanıp önlerine konmuş. İkisinin de imzalaması istenmiş. Zaten ondan sonra anayasa krizi çıktı biliyorsun. SDG bu anayasayı asla tanımayacağını deklare etti. Bir kötü tarafı Mazlum Abdi'den sonra Dürzi'ler de Golani’yle bir protokol imzaladılar. Ama onlar da şimdi bu anayasadan sonra: “Bu anayasa bizi bağlamaz.” diyorlar.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Suriye'de Kürtlerin tek alternatifi HTŞ ve Golani değildir. Batılılar başta ABD ve Fransa, Türkiye Golani ‘den bir ulus inşa etmesini bekliyorlar.
Hiç olmasa görünüşte öyle. Fakat Suriye coğrafyasından bir ulus çıkmaz. Eğer çıksaydı, Baas bu projeye; ulus inşası projesine daha yatkın bir partiydi. Altmış yıl iktidarda kaldılar. İnşa edemediler. Baas’ın inşa edemediği ulusu, HTŞ ve Golani asla inşa edemez. Dolayısıyla Kürtlerin, HTŞ'ye karşı da taraftarla ilişkilerini geliştirmeleri, onlarla ittifaklar aramaları lazım. Bunların başında, Dürziler gelir, Ermeni-Süryaniler gelir, seküler Araplar gelir. Halep'te, Şam'da epey olan seküler Araplar gelir. Ve bir de Arap Alevileri gelir.
O anlaşma metnindeki bir madde oldukça kötüydü. İşte Esad artıklarına karşı, HTŞ'yle birlikte mücadele etmek diye. HTŞ'nin böyle bir problemi olabilir. Ama şu anda, Batı Kürdistan'a dönük Esad artıklarından herhangi bir tehdit yok. Ve muhtemelen önümüzde de hiç olamayacak. O zaman HTŞ 'nin derdine niye Kürtler derman olmak durumunda kalsın diye düşünüyorum.
Dolayısıyla şimdiye kadar geçen işte bu 2-3 aylık süreçte, çok iyi bir sınav veremedik. Yani Kürdistan'ın devrimci yurtseverleri bakımından söylüyorum. Ama gelecek Kürdistan devriminindir ve Kürdistan devrimi, kendisini görmek istemeyen, anlamak istemeyenlere de kendisini dayatacaktır deyip, burada bırakayım. Senin sorularını bekleyeyim.
Rojeva Kurdistan: Ben bir izleyicimizin sorusunu sorayım. Mamosta Önen diyor, Bize dayatılan önce Türkiyelileşme, nihayetinde de Türk Kürt fark etmez. Hepimizi Türkiyeci yapacak bu dayatmaya karşı, Kürt milletine bir yol gösterin diye sormuş.
Fuat Önen: Şimdi Türkiyelileşmek zaten Türkleşmektir. Yani Türkiye sözcüğünün anlamı, Türkiye'ye ait olan demektir. Yani İtalya gibi Avusturya gibi o “–ya”, “-ye” iyelik ekidir.
Türkiyelileşmek şu amaca dönüktür: “Kürtlerin bir ulus ve ülke hakikati var. Bu hakikat iki yüz yıllık Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti zulmüne rağmen ortadan kalkmış değil. Hala bir millet gerçekliğimiz var, bir ülke gerçekliğimiz var. Türkiyelileşmek için bunlardan vazgeçmek lazım. Bunlardan vazgeçtiğin zaman Türkiye Devleti'nin zaten aidiyetleri belli. Kendi aidiyetlerini bırakıp yeni bir kimlik almaktır Türkiyelileşmek.” Yani sadece bu son metinler değil başından beri Türkiyeciliğin, esas olarak, Türkleşmek olduğunu söylüyoruz.
Yani bizim şimdi modern aidiyetler dediğimiz; ulus, ülke, sınıf aidiyetleridir. Pre-modern aidiyetler; işte aşirettir, geniş ailedir, kan bağıdır vs. Ama modernitede, özellikle modern siyasette, temel aidiyetler bunlardır. Bir ulusun bir bireysin, bir ülken var. Onun altına inersen sınıfsal aidiyetin de olabilir. Şimdi bunlar bütün aidiyetlerimizi bırakmamızı istiyorlar. Onun için bunlar pişmanlık dilekçeleridir, itirafçılık dilekçeleridir bunlar. Yani bu şöyle ya da böyle yapılmış bir hata değil. Bilerek planlayarak devletin operasyonuna mayın eşekliği yapmaktır.
Devlet bir operasyon yapıyor. Önce mayın yani sınırdan geçenler bilirler. Önce kaçakçılar mayın eşeklerini sürerlerdi. Eğer mayınlar patlarsa oradan değil de başka bir yerden geçilirdi. Bu metinlerin esas anlamı budur.
Şimdi bunun karşısında bizim söyleyeceğimiz bir temel görevimiz, her Kürdistanî yurtseverin temel görevi, teşhir etmektir. Bunlara duyduğumuz öfkeyi kitlelerine yöneltmememiz lazım. Yani Kuzeybatı Kürdistan'da, Kürtlerin yaklaşık yüzde 35-40’ı bu partiye oy veriyor. Bunlar bizim insanlarımızdır. Son 40 yılda en fazla mücadele eden, bedel ödeyen insanlarımızdır.
Bu metin sahiplerine duyduğumuz öfkeyi, o kitleye asla yansıtmadan, yani ona teşmil etmeden; eski deyimle, bunları teşhir etmek lazım.
İkincisi, örgütlenmek lazım. Yani şu anda, gerek Güneybatı Kürdistan'da -yani Küçük Güney'de- gerek Kuzeybatı Kürdistan'da, esas yokluğunu çektiğimiz devrimci bir örgütün yokluğudur. Ve böyle bir örgüt için nesnel şartlar da öznel şartlar da son derece uygundur. Bu yoksa -bu diyelim ki- benim beceriksizliğimdir. Herkes böyle bakmalıdır.
Yani çünkü mesela, Küçük Güney'i ele alalım. İşte PYD, böyle bir atraksiyon yaptı. PYD de artık Batı Kürdistan, Rojava da demiyor; Kuzey Doğu Suriye diyor. Bunun alternatifi olan ENKS'ye baktığımız zaman, halka alternatif olamıyor. Çünkü onun da bir devrimci söylemi yok. Onlar da Suriye muhalefetinin içindeydiler. Türkiye ile çok iyi ilişkileri vardı, onu oluşturan partilerin çoğunun
Şimdi gerçi dün galiba dediler; (PYD)-ENKS ile anlaşılmış Şam’a bir ortak heyet gönderecekler. Bütün zaaflarına, hatalarına rağmen, birlikte gitmeleri yararlıdır. Birlikte boy göstermeleri yararlıdır. Bizim görevimiz; onlara, bu birlikteliğin, Kürdistanî bir programla taçlandırılmasını önermektir.
Yani onlar, Türkiye Cumhuriyeti'ni demokrasiyle taçlandırmaya çalışa dursunlar. Bizim görevimiz; Kürdistanî siyasetin, Kürdistanî bir programda birleşip taçlandırılmasıdır.
Bunu ancak tavsiye edebiliriz onlara. Ve bir de umutsuzluğa yer yoktur. Bunlar geçicidir. Yani bu artık, Öcalan'ın son kullanılma çabasıdır bana kalırsa. Bundan sonra artık, bu enstrüman iş görmeyecektir.
Dolayısıyla; Kürdistanî mevzilerimizi, devrimci mevzilerimizi terk etmeden, mücadelemize devam etmeye bakmalıyız.
Rojeva Kurdıstan: Ama hocam şöyle bir şey desem: Kuzey Kürdistan'da, kimsenin bir diğerinden beklemeden, daha bir üstten bir şey olsun, bir ışık beklemesine gerek yok. Herkes bulunduğu yerde, herkes bulunduğu yerin sorumlusu. Savaş değil. Maksat savaş değil. Maksat bilinç. O bilinç sıçramasını yapmak. Herkes bulunduğu yerin sorumlusu. İnisiyatif almak için kimseyi beklemeye gerek yok. Herkes bu bilinçte zaten. Herkes bu bilinçte. Bir de öyle ilginç bir şey var. Bu bir, bu bence lokalde böyle olmalı yani. Herkes Bir isim verelim; bilmiyorum, Kürt milliyetçileri değil de hani Kürdistanîlik gibi bir isim. Ama bir isim, sanırsam bulmak gerek ve insanların önüne koymak gerek. Budur. Çerçeveyi zaten hepimiz biliyoruz aslında. Herkes bulunduğu yerin örgütçüsü Kürdistan için. Ama bir de bir şey var Mamoste; Ankara'nın alternatifini koymamız gerekiyor. Bu da bize düşen bir görev. Yani Ankara orada. Ankara'nın alternatifini bizim artık somutlaştırmamız gerekiyor. Yani bir, bir şey, bir şey olması gerek. İşte o Ankara, bu yok. Yani sürgünde Kürdistan buyurun:
Fuat Önen: Doğru, herkes hiçbir yerden, hiç kimseden, hiç kimseyi beklemeden, Kürdistanî yurtsever görevlerini, işlerini yapmalıdır. Ancak, bu işi yapanlar, birlikte yapmanın yollarını bulmalıdırlar. Yani karşımızda çok organize bir işgalci, jenosidal bir güç var. Ve Kürdistan'da da çok örgütlü. Yani şöyle söyleyeyim, şu anda Kuzeybatı Kürdistan'ın bir tek mezrasını köyü değil, devletin sızmadığı bir tek mezrasını bile bulamazsın. Böyle karşımızda organize bir kötülük var. Buna hizmet eden bir başka organizasyon var.
Dem Parti diyelim mesela. Onun da misyonu budur ve organizedirler. Tekil çabalar, ne kadar kıymetli-değerli olursa olsun, bunların örgütlenmesi lazım. Kürdistan'la dünyanın her tarafında, aynı dili konuşan bir yapı lazım. Yani bir alt-üst ilişkisi tasvir etmiyorum. Yani o örgüt meselesi çok tartışmalı bir konudur. Ama bu bireysel çabaların ya da çevrelerin, grupların, Kürdistanî çabalarının birlikte yürümesi lazım. Yoksa karşımızda oldukça organize, güçlü bir düşman ve eklentileri var. Yani şey, yatay hiyerarşi; dikey hiyerarşi değil, yatay hiyerarşi. Yani o yataylık kendi içinde dikeylik de bulur. Sorun değildir. Onları ayrıca programda tartışalım.
Bunu, şunu da söyleyeyim. Yani kimse burada tabii bir savaşa davet etmiyor. Ama son 25 yılda, dillere pelesenk olan ve sadece Kuzeybatı'da değil, Kürdistan'ın diğer parçalarında da dile getirilen; silahlı mücadele miadını doldurmuştur. Palavrasına da asla inanmadan bunları söylüyorum. Şöyle düşünüyorum: “Şu anda, Kürdistan'da, bir milyona yakın silahlı güç var, işgal gücü olarak. Sayısı bir milyonu bulur. Ve bunlar tepeden tırnağa silahlıdırlar. Hem de ağır modern silahlarla teçhiz edilmişlerdir.
Silahlı mücadelenin dönemi bitmiştir ya da geçmiştir demek, hiçbir Kürt aydınının, hiçbir Kürt siyasetçinin işi olmamalıdır. Eğer ülkende bu kadar güçlü savaşçı güçler varsa savaşıp-savaşmamak, bunu ne zaman yapılıp-yapılmayacağı ayrı bir konu. Ama böyle şeyler söylemek Kürt halkını fikri açıdan silahsız bırakmaktır.
Şu anda Küçük Güney'de -işte Rojava denilen Küçük Güney'de- ‘kırmızıçizgimiz’ silahların bırakılmamasıdır. Çünkü yani tecrübeyle sabittir. Silahsız millet, köle millettir! Bu bizim tercihimiz değildir. Bu dünyanın gerçeği, budur:
Yani, HTŞ ve Türkiye, ısrarla niye Dürzilerin, Arap Alevilerinin ve Kürtlerin silahsızlanmasını talep ediyor? Bir tek amacı var, buraları köleleştirmek içindir. Yani Şam'da hiçbir meşruiyeti olmayan bir örgüt ve onun binlerce Kürt'ün kanında eli olan birini, Golani ‘yi meşru gösterip, Kürtlerin elindeki silahları gayr-î meşru göstermeye çalışıyorlar. Bunlar kabul edilemez.
Yani buraya gelmişken şunu da söyleyeyim, ısrarla QSD'den isteniyor ki yabancı savaşçılar orayı terk etsin. Yabancı savaşçı dedikleri Kuzeybatı Kürdistan'dan, Güney Kürdistan'dan, Doğu Kürdistan'dan oraya giden Kürdistanlı gençlerdir. Bunların bir kesimi, PKK'lıdır ama tamamı PKK'lı değildir. Özellikle Kobani başkaldırısı sırasında; yüzlerce, Kuzey'den Kobani'ye savaşmaya giden gençler vardı.
Peki, HTŞ, kendi yabancı savaşçılarını ne yapıyor? Özbek, Tatar, Suriye'yle ve Araplık'la hiçbir ilgisi olmayan, cihadist elemanlarını general yapıyor, albay yapıyor, bakan yapıyor. Ve Kürt tarafı şunu söyleyemiyor: “Ya siz de o zaman, önce yabancı savaşçılarınızı çıkarın. Kaldı ki bizimkiler yabancı değil; Kürtler. Oysa sizinkileri yabancı, Özbek, Tatar, Uygur vs.” Bunu mesela söyleyemiyorlar. Bu öz gücüne güvenmemenin sonucudur. Türkiye'yi bu tip hareketlerle teskin edebileceklerini düşünüyorlar. Oysa Türkiye'nin derdi PKK ve silahları değildir.
Bakın, 2016 dan 2025 e kadar dokuz yılda; 2017 den alırsak sekiz yılda, PKK'nın Türkiye'de yaptığı üç tane silahlı eylem var. Biri Mersin'de, iki tanesi Ankara'da. Bu eylemlerde altı tane fedaisi can vermiştir. TÜSAŞ saldırısında, birkaç tane sivil öldürülmüştür.
Şimdi 8 yılda bütün askeri faaliyeti bu olan bir örgüt ve örgütün elindeki silahlar, Türkiye'yi niye rahatsız etsin? Bunun karşısında Türkiye, PKK'yi gerekçe göstererek Güney Kürdistan'a, Batı Kürdistan'a olmadık seferler düzenledi.
Bu devletin derdi, Batı Kürdistan'daki silahlı gücümüzdür. Ve sonra, Güney Kürdistan'daki ve daha sonra uzun vadeli bir perspektifle Doğu Kürdistan'daki güçlerimizdir. Kürt siyaseti, gerçekten Kürdistanî düşünmeli. Hiç olmasa, Türk Devleti kadar Kürdistanî düşünmeli. Hedef budur.
Son bir nokta şu: Golani ile Mazlum Abdi bir metin imzalıyorlar. Görünüşe göre ikisi de Suriyeli. Ve ciddi bir devlet yapısını oluşturmak üzere bir ön anlaşma imzalıyordur. Peki, burada niye Türkiye'nin Afrin'deki, Serêkaniye'deki, Grêsipi'deki varlığı yok? Niye burası tartışma konusu değil? İşte Esad artıklarına karşı, HTŞ ile birlikte mücadele edecek HSD, peki Türkiye'nin devamcılarına ve artıklarına karşı ne yapılacak?
Öcalan'ın mektubundan bu yana da Batı Kürdistan, sürekli bombalanıyor. Güney Kürdistan bombalanıyor. Orada; Tişrin Barajı etrafında, birçok insan öldürüldü. Sürekli bir saldırı hali var. Ve sen oturup bir protokol imzalıyorsun. Bunlardan söz etmiyorsun. Esat artıkları diyorsun ya Esat artıkları, HTŞ’nin derdi. Peki, senin derdin? Bak orada ÖSO sürekli saldırıyor ve üstelik Türkiye'nin aktif desteğiyle saldırıyor. Uzattım galiba bıraktım burada.
Rojeva Kurdistan: Yok uzatmadın Mamoste. Ben izleyen insanlara bir şey diyeyim. Şimdi bazen bazı yorumlar geliyor. Şey, masa başından oturup konuşuyorsun. Arkadaşlar, bunu diyen kişi, kendisi masa başında. Bir kere bir garanti vereyim: “Sen ne bedel ödedin.” diyen kişi, size garanti vereyim, hiçbir bedel ödememiş kişi. Kim ne argümanla geliyorsa, bilin ki argüman sahibi, argümanın kendisidir. Bu, psikolojinin böyle net kanıtladığı bir şey. Bunu geçin.
Rojeva Kurdistan: Mamoste, aslında konuşacak çok konu var da hiç biz bunlara girmeyelim. Bugünlük bu kadar yeter diyelim insanlara, uzatıp sıkmayalım. Tamam, biz çok teşekkür ediyoruz sana. Ben çok teşekkür ediyorum.
Fuat Önen: Umarım verimli bir program olmuştur. İzleyenlere de selamlarımı, teşekkürlerimi iletiyorum.
Rojeva Kurdistan: Sadece, insanlar şunu bir akıllarında tutsunlar; burada düşmanlık yok. Burada birbirine sahiplenme var. Biz konuşurken PKK'yı sahiplendiğimiz için konuşuyoruz. Ama sen rotayı Ankara'ya koyduğun zaman artık yönler değişti.
Neyse çok teşekkür. Hoşça kalın. İyi geceler.*