Geçenlerde apocu ağlardan birinin sorumlusu, Öcalan'ın son bir buçuk yılda İmralı'da yaptığı görüşmelerde ve yazdığı yazıların 400 sayfa kadar tuttuğunu söylemişti. Arkadaşlar, benim Türkçe yaptığım konuşmaları ve yazıları derlemişler. O da 350 sayfa tutuyor.
Dolayısıyla aslında söylenmedik bir şey kalmadı bu bir buçuk yılda. Öcalan ve ağlarının yazılı ve görsel medyadaki paylaşımlarını toplarsak binlerce sayfa tutar.
Başından beri bunun bir barış çözüm süreci değil, Kürdistan'ın 4 parçasına yönelik bir saldırı olduğunu tespit edip Bahçeli-Öcalan sürecine karşı çıkanlar, örneğin Yekta Türkyılmaz Hoca, Murat Ardelen Hoca, Mehmet Ali Küçük, Mustafa Yıldız, Serdar Taş ve sayısız arkadaşlar. Bunların yazdıkları ve konuştukları da binlerce sayfayı tutar. Soru şu: Bunlar ne kadar etkili oluyor?
Öcalan ve ona bağlı ağların yazdıkları, söyledikleri binlerce sayfa, Kürdistan kamuoyunu genelde, özelde de Öcalan ve ağlarının çevresindeki Kürtleri ne kadar ikna edebildi?
Benim sahadan gözlemlerim, ciddi bir iknaya yol açmadıkları doğrultusundadır. DEM Parti 3 bine yakın toplantı yaptığını söylüyor. Bu süreç için Kürt kamuoyunda rıza üretmek için yaptıkları toplantılar. 3 bin toplantı yapmaları, kendi başına zor durumda olduklarını, bu süreç için Kürtler arasında rıza üretemediklerini gösterir.
Peki, bizlerin özellikle, işte, Yekta Hoca, Murat Hoca gibi analitik düşünceyle süreci doğru analiz edip karşı çıkanlar, bizler ne kadar ikna edebildik?
Bizim Kürdistani kamuoyunda belli bir etkimiz olduğu söylenebilir. Ama apocu hareket ve ağlarının çevresindeki Kürt kamuoyunda ne kadar etkili olduk? Çok fazla etkili olduğumuzu söyleyemem.
Bu, sözün artık gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Doğru, sadece bir bilgi meselesi değil, aynı zamanda bir güç, pratik eylem meselesidir.
Bizim ikna edici olmamamızın temel nedenini de örgütsüzlükte ve yeterince eylemlilikte olmamakta aramalıyız. Şimdi bunun birçok nedeni var. Bir neden üzerinde duracağım. O da Kürt siyaset sınıfı, kendi gündemini dayatıp kendi gündemi üzerinden bir mücadele sürdüremiyor.
Kuzeybatı Kürdistan'da bu zaten çok açık. Yani, devlet, en başta Türk egemenlik sistemi ve bu sürecin sözcüsü olan Öcalan, gündeme hakimler.
Biz kendi gündemimizi oluşturamadığımız için bize dayatılan gündemi tartışmak durumunda kalıyoruz. Kuzeybatı Kürdistan'dan bir örnek verirsem, 6 aydan fazla bir süredir Kürdistan Milli İnisiyatifi diye bir girişimimiz var. Biz de içindeyiz. Bunun gündem tayin etmesi bir yana, kendimizi bile gündemleştiremedik Kürdistan Milli İnisiyatifi olarak.
Bu durum sadece Kuzeybatı Kürdistan'da mı? Öyle değil. Rojava denilen küçük güneye baktığımızda, 2024'ün sonunda HTŞ Şam'a gitti. Esad iktidarı bıraktı.
2025'in başında bakarsak tabloya, HTŞ 12-16 çeteden oluşan bir cihadist yapı. Gulani, eli binlerce Kürt'ün kanında olan, üstelik sadece küçük güneyde değil, güneyde de Kuzeybatı Kürdistan'da da katliamlar yapmış bir adam.
2025'i çok iyi değerlendirdiler. Türkiye, Suudi, Trump ve Tom Barrack'ın da desteğiyle, devletlerarası kamuoyunda kısmi meşruiyet oluşturabildi. Ordusunu yeniden tanzim etti, modernize etti, güçlü silahlarla donattı.
2025'i, küçük Güney'deki 40'ın üstündeki parti neredeyse boşa geçirdi. Kamışlı'da Kürdi Kürdi bir konferans yapıldı. Oradan bir heyet oluşturuldu. O heyet, geçen yılın nisan ayında oluşturuldu.
Hâlâ o heyet aktive olmuş durumda değil. Öcalan'ın etkisinde olan PYD ve çevresi, 2025'i, işte, barış, kardeşlik, ekoloji, kadın devrimi gibi safsatalarla geçirdiler.
2026'ya geldiğimiz zaman, Türkiye'nin desteğiyle HTŞ küçük Güney'e saldırdı. 13 yılda 13 bin Kürdistanlı gencin kanı pahasına elde edilen kazanımların önemli bir kısmı bir hafta, 15 gün içinde elden çıktı.
Güney Kürdistan'a baktığımız zaman, Güney Kürdistan'da 2 yıla yakındır seçimler yapılmış. Hâlâ parlamento açılamadı. Yeni bir hükümet kurulamadı. Güney Kürdistan Parlamentosu bizim için çok önemli.
50 milyonluk nüfusun bir tane ulusal parlamentosu var. O da Hevler'deki parlamento, Hevler'deki ulusal parlamento. Ve bu 2 yıllık süre boyunca bu parlamento kapalı. Yeni bir hükümet kurulmadı.
YNK ve PDK'nin gündemi: Bağdat'tan maaşlar gelecek mi, gelmeyecek mi? Petrol gelirlerini nasıl bölüşürüz, hem Bağdat'la hem de kendi aramızda? En son bir hükümet kurmak için İçişleri Bakanlığını tartışıyorlar. Gündemleri bu.
Peki, bu iki yılda ne oldu? İsrail-Filistin savaşı oldu. İsrail-Lübnan savaşı oldu. İsrail-İran savaşı oldu. Bölgede müthiş değişiklikler oldu. ABD-İran savaşı başladı. Kuzeyde Rusya-Ukrayna savaşı var. Bizim de bir tane parlamentomuz var ve o parlamentodan Kürt milletine bir tane mesaj gönderilmedi.
Yani, Yakın Doğu, Orta Doğu'nun savaş zembereğinde olduğu bir ortamda 50 milyonluk nüfusun bir tane parlamentosu var. O parlamentodan bir tane mesaj gelmedi.
Peki, Güney Kürdistan Parlamentosu'nun ve partilerinin bu yapısı, kendi gündemlerine sahip olmamaları, yani kendi gündemleri dediğim Kürdistani gündemdir, sadece güneye mi zarar veriyor? Hayır, Kürdistan'ın 4 parçasına zarar veriyor.
Birincisi, Güney Kürdistanlı partilerin neredeyse çoğu Bahçeli-Öcalan sürecini desteklediler. Entegrasyonu desteklediler Türkiye'de. Sonra Suriye'de de entegrasyonu desteklediler. Bu ne Kürdistani ne de ulusal bir tutumdur.
Yani, Kürdistan'ın 4 parçasına yönelik böyle kapsamlı bir saldırı varken bu saldırıyı barış, kardeşlik adına savunmak, Kürdistanilikle bağdaşır bir durum değil. Aynı şekilde Güney Kürdistan'ın bu bölünük yapısı, parlamentonun işlemezliği, Güney Kürdistan'ın küçük Güney'e ve Doğu Kürdistan'a gerekli desteği verememesine yol açtı.
Doğu Kürdistan için fazla bir şey söylememe gerek yok. Doğu Kürdistanlı partileri çok daha ciddi buluyorum. Kendi gündemleriyle meşguller ve son savaşa hazırlanıyorlar, izleyebildiğim kadarıyla. Ama Kürdistan'ın 3 parçasındaki siyaset sınıfımız kendi gündemine sahip değil. Kendisine dayatılan gündemi tartışarak siyaset yaptığını düşünüyor.
Çerçeve yasa ya da Bahçeli-Öcalan süreci
Çerçeve yasa ya da Bahçeli-Öcalan süreci, devletin PKK'yı reorganize ederek devlet-PKK ilişkilerini yeniden düzenlemesidir. Bunun dışında hiçbir özelliği yoktur. Bunun başarılı olup olmayacağını bilemiyoruz.
Ben başından beri bu sürecin başarıya ulaşmasının pek mümkün olmadığını düşünenlerdenim. Ama hedef budur. Devlet, Öcalan ve ona bağlı ağlarla olan hukukunu yeniden düzenliyor. Yeniden düzenlerken Kürdistan'ın 4 parçasına dönük siyasi hedefleri var. Bölgedeki savaş ortamına dönük siyasi hedefleri var. Bunlar ne tür siyasi hedeflerdir? Şuna dikkat edin: Öcalan da Duran Kalkan da "Biz artık savaşmayacağız." demiyorlar. "Biz Türkiye'yle savaşmayacağız." diyorlar.
Sen sadece Türkiye'yle savaşmayacaksan, demek ki başkalarıyla savaşmak gibi bir yönelim var. Bu başkaları ilk elde Kürtlerdir. Kürdistan'ın diğer üç parçası ve Kuzeybatı Kürdistan'dır.
Dolayısıyla bu süreç hakkında fazla bir şey söylemek artık gereksizdir gerçekten. Bu süreci savunacak hiçbir argümana sahip değiller. Mustafa Karasu'nun Öcalan için söylediği şu söze sığınıyorlar: "Önderlik yanılmaz ve yanıltmaz." Bu, Allah'a özgü vasıflardır. Yani, eğer bir insan inançlıysa, Allah'ın yanılmayacağını ve yanıltmayacağını söyler. Onun dışında her insan yanılır da yanıltır da.
Derik'te de 2 tane kitle toplantısı yaptılar. Toplantılara katılanlarla konuştuk. Söyledikleri şu: Hiçbir sorumuzun cevabını alamadık. Toplantının sonunda dediler ki: "Yani, siz başkandan daha mı iyi bileceksiniz?" Başka bir argüman yok. Yani, bu sürecin savunulacak hiçbir yanı yok.
Orta mektep siyasi zekâsına sahip hiçbir Kürdistanlı bu süreci savunamaz. Bu süreci ancak böyle, işte, ilahi şeyler atfederek savunabiliyorlar.
Şimdi gelelim çerçeve yasaya:
Çerçeve yasanın birinci maddesini söyledin sen. Eksik söyledin. ”PKK-KCK terör örgütleri ve ona bağlı tüm birimler silah bırakacaklar.” Bunu süslemeye falan gerek yok. Devlet tam teslimiyet istiyor. Bu, devletin istediği. Bu yasayı 361 parlamenter imzaladı. Bu 361 parlamenterden o yasayı okuyan 3 tane parlamenter yoktur. En fazla 2 tane parlamenter vardır.
Peki, bu niye böyle? Normalde bir insan pislik yapınca onu böyle gizlice yapmaya çalışır. Oysa bunu gözümüze soka soka yaptılar. İmza atan bütün partiler dediler ki: "Biz yasa metni okumadık. Bize ana başlıkları söylediler."
Hatta Tayyip Temel, Öcalan'ın bile bu yasayı okumadığını söyledi. Doğru yanlış bilmiyorum.
Bununla ne yapıyorlar? İki tarafa verilen mesaj var. Birincisi, Kürt tarafına verilen mesaj: "Biz size diz çöktürdük." "Biz ne hazırlarsak siz onu imzalamak zorundasınız ve imzalıyorsunuz." Bu, bize verdikleri mesaj.
Türk kamuoyuna, Türk milliyetçi kamuoyuna verdikleri bir mesaj var. O da şu: Yani, bu milliyetçi kamuoyunda, işte, terör örgütüyle pazarlık mazarlık ekseninde bazı itirazlar var. Kendi kamuoylarına da dediler ki: "Bakın, onlarla pazarlık mazarlık yaptığımız yok. Gördüğünüz gibi yasayı okutmadan onlara imzalattık." Bu iki mesajı verdiler.
Sanıyorum, 467 imzayla geçti yasa. Türk Parlamentosunda bu ilktir. Sadece bu sonuca bakarsak bu sürecin kimin işi olduğunu anlarız. Türk Parlamentosu ancak devletin hayrına olan bir meselede böyle bir oy birliği gösterebilir. Bu da bu sürecin, başlatanın da sürdürenin de esas olarak Türk milliyetçileri olduğunu gösterir.
Başka türlü Türk Parlamentosunda böyle bir oy birliği sağlamak mümkün değildir. İtiraz eder gözüken, işte, İYİ Parti, yok bilmem Zafer Partisi falan, onlar bu yasaya karşı değiller. Onlar Türk milliyetçi kamuoyuna hitap edip baraj altında kalmamaya çalışıyorlar. Yoksa bütün Türk milliyetçileri bu yasanın devlet yasası olduğunu biliyorlar ve içtenlikle destekliyorlar.
Peki, oyların %90'ını Kürtlerden alan DEM Partisi bu yasayı imzalayarak ne yapmış oldu? Zaten Kürt partisi olmadıklarını söylüyorlar. Şimdiden Türk milliyetçiliğine entegre olduklarını ilan etmiş oldular.
Bu yasadaki 3. nokta şudur: 2005'ten öncekiler için geçerli değildir. Şimdi bu hassas bir konu. Yani, niye 2004'ten önce değil de 2005'ten önce? Bunun bir nedeni, 20 yıldan daha fazla APOCU hareket içinde katılanlar bu yasadan yararlanamayacak. Sadece yöneticileri, isimlerini saydıkların değil, 20 yıldan daha fazla bu hareket içinde kalanlar bu yasadan yararlanamayacak. Bu bir neden.
İkinci nedenin şu olduğunu düşünüyorum: 2004'te İmralı'ya egemen olan, o zaman Ergenekon diye tarif edilen, askerî vesayet olarak söylenen kesim, İmralı'dan Öcalan üzerinden, avukat Mahmut Çakar üzerinden silahlı mücadele kararı aldırdı.
Bunu sadece ben söylemiyorum. O dönemki bütün AKP milletvekilleri de söylüyordu. En son geçenlerde Mehmet Metiner de söyledi. Yani, "Siz de zamanında Öcalan'ı kullanmadınız mı?" Kemalistlere hitaben söylüyor. "Siz nasıl kullanıp bize karşı silahlı mücadele başlattıysanız, biz de şimdi kendimiz kullanıyoruz. Buna niye itiraz ediyorsun?" anlamına gelen bir makale yazdı Mehmet Metiner.
Şimdiki iktidar bloku 3 ayaklıdır: AKP, MHP ve klasik devlet güçleri. 2016'dan sonra Ergenekon, Balyoz, Ayışığı davalarından müebbet ceza alan bütün generaller serbest bırakıldı. Bunlar şimdiki iktidar bloğunun bir ayağıdırlar. MHP de bunlarla çalışıyor. Çünkü MHP kendi gücünün ötesinde çıkışlar yapıyor.
Yani, bu süreci Bahçeli, "Gel burada partini feshet, silahlı güçlerini dağıt, umut haklarından yararlan." diyerek başlattı. Erdoğan başlatmadı. Daha sonra Bahçeli, "Komisyon gitmeyecekse İmralı'ya ben kendim giderim." deyip kendi grubundan onay aldı. Bahçeli'ye bu gücü veren, klasik devlet güçleriyle ortaklığıdır.
Öyle sanıyorum ki 2004'ten önce değil de 2005'ten önce demelerinin bir nedeni de budur. Onlara karşı Erdoğan kendi elinde bir koz olmasını istedi. Üçüncü bir neden de 2004’te PKK’den ayrılanların bu yasa kapsamına alınmak istenmemesi olabilir. Belki başka nedenleri de var, bilmiyorum ama üzerinde düşünmek lazım. Yani, niye 2004 ya da 2000 değil de 2005? Bunun bu 2 nedeni olduğunu varsayıyorum.
Çerçeve yasaya devam edersek, toplu geliş yoktur. Herkes tek başına başvuracak. 81 ilde özel mahkemeler kurdular. Her gelen tek başına gidecek. "Ben terör örgütü üyesiydim ama artık örgüt de dağıldı. Ben de artık bu faaliyetlerde bulunmayacağım." diyecek. Cezası 15 yıldan az olanlar için 5 yıl, 15 yıldan fazla olanlar için 10 yıl denetimli serbestlik var. 81 ilde sırf bunun için özel mahkemeler kurdular. Burada yargılanacak mı, yargılanmayacaklar mı bilmiyorum. Gelenler buraya başvuracak. Bunlar ifadeyi aldıktan sonra uygun görürlerse 5 yıl kontrollü, uygun görürlerse 10 yıl kontrollü, uygun görmezlerse de içeri atacaklar, diğer mahkemelere sevk edecekler.
Dolayısıyla, yani, sık sık APOCU hareketle ona bağlı ağlar çatışma çözümlerinden falan söz ediyorlar. İşte, bilmem, "İrlanda'da böyle oldu, Bask’ta böyle oldu." falan diye hikâyeler anlatıyorlar.
Hiçbir çatışma çözümünde böyle teker teker gelip ifade alınarak bırakılmamıştır. Topluca gelinir, silah bırakılır, gelirler, işlerine kaldıkları yerden silahsız olarak devam ederler. Bu, böyle bir şey de değil.
Sonuç olarak, yani, bu çerçeve yasa üzerinde fazla konuşulacak bir şey yok. Devlet, Öcalan ve bağlı ağlarla olan ilişkisini reorganize ediyor.
Bundan sonra ne yapabilecekler bilmiyorum. Bu tuttukları yol kesintisiz olarak devam edecek mi, onu da bilmiyorum.
Şunun için bilmiyorum: Bir 3. Dünya Savaşı yaşıyoruz ve bu savaşın Orta Doğu, Yakın Doğu cepheleri oldukça sıcak.
Eğer bu çerçeve yasa şimdi değil de 2025'in sonunda ya 2024'ün sonunda ya da bir yıl önce çıkmış olsaydı, bu kadar pervasızca saldıramazlardı. Niye? Çünkü küçük güneyde istediklerinin bir kısmını elde ettiler. Ben Suriye'de savaşın bitmediğini, henüz son sözün söylenmediğini düşünüyorum. Önümüzdeki 10 yıllık süre içinde Suriye savaştan kurtulamayacaktır diye düşünüyorum.
Ama Türk devletinin tehditleri ve Öcalan'ın direktifleriyle oradaki kazanımların önemli bir kesimi elimizden gitti. Ama henüz orada son söz söylenmiş değil.
ABD-İran savaşının nasıl sonuçlanacağı bilinmiyor. Devlet, bu savaşın sonuçlarını kestirmeye çalışıyor. Doğu Kürdistan'ın yeni bir raper'inle, sahada egemen olması, gündem alması ihtimal dahilindedir. Ha bire ertelemelerinin bir nedeni bu savaş durumudur.
Devlet, Öcalan üzerinden PKK'yı yönetiyor
Şimdi tarih bilinciyle yaklaşmalıyız. 1999'da Öcalan yakalandı ya da teslim oldu. "Bütün silahlı güçleri sınır ötesine çekeceğim." dedi. Dönemin İmralı'daki generalleri dediler ki: "500'e yakın silahlı militanı içeride bırak." Niye "İçeride bırak?" Yani, siz tümden boşaltırsanız oralara başka Kürdistanlı güçler gelebilir. "500'ünü burada bırakın." dediler.
Devlet, Öcalan üzerinden PKK'yı yönetiyor. Öcalan üzerinden bütün PKK'lilerin devlet tarafından yönlendirildiğini düşünmüyorum. Öcalan ve bağlı ağlar var. Bunlar aynı zamanda örgüt içinde örgütler. Yani, bunun başlangıcı 1992'lere gider. Ayrı bir kadın partisi kurma zamanına kadar gider. Öcalan'ın PKK içinde kendi örgütünü yaratması 1991-92'lere kadar gider. Devlet bunu çok rahat kullanıyor. Burada hiçbir sıkıntı yok.
İmralı'ya kim egemense Öcalan onların borusunu çalar. 26-27 yıllık tecrübe bize bunu söylüyor. Yani, bunun somut örnekleri var. 1999'dan 2004'e kadar 5 yıl Öcalan ve PKK külliyatını okuyun. "Şiddet her tür kötü-kötülüğün anasıdır. Şiddetle hiçbir sonuç alınamaz." demişlerdir.
Yani, Avrupa'daki yeşil partileri falan kıskandıracak bir pasifist propaganda yaptılar. 5 yıl sonra silahlı mücadele kararı aldılar ve kimse sormadı. Yani, bu 5 yıl söyledikleri ne oldu? Sonuçta anlaşıldı ki İmralı'dan avukat aracılığıyla silahlı mücadele kararı aldırmış.
2009 sürecinde bu sefer AKP İmralı'ya egemen olunca, İmralı'yı ordunun kontrolünden çıkarıp MİT'e bağlayınca, Öcalan bu sefer İslam kardeşliğinden falan söz etmeye başladı. Çünkü sahip değişti. Dolayısıyla orada bir sıkıntı yok.
"Devlet bunları kullanabilir mi?" Kullanmaya çalışabilir. Çünkü aldığımız bilgilere göre PKK, Süleymaniye, Halepçe'nin kuzey kısımlarında yeni tüneller açıyor.
İkincisi, PKK boşalttığı bütün yerlerini Türk ordusuna devrediyor. Şimdi biz de güneyli yöneticilere soruyoruz: "Siz Bahçeli-Öcalan sürecini destekliyorsunuz. Bunun PKK'yı silahsızlandırma süreci olduğunu varsayıyorsunuz." Ki yanılıyorlar. Peki, siz niye PKK'ya demiyorsunuz ki: "Boşalttığınız yerlere peşmerge gelsin. Madem artık siz barış yaptınız sözüm ona. Peşmergenin kanlarıyla kurtarılmış o bölgeleri niye Türk devletine teslim ediyorsunuz da peşmergeye teslim etmiyorsunuz?"
Ya da Gara'dan, Şengal'den niye çekilmiyorsunuz? Buraları niye peşmergeye bırakmıyorsunuz? Kimin için hâlâ tutuyorsunuz onları orada?
Birçok şey var. Yani, geçenlerde "Yeni Yaşam"da bir yazı çıktı. Sultan Hamid'i öven bir yazı. Hamidiye Alayları için şunu söylüyorlar: "Sultan Hamid, Hamidiye Alayları üzerinden Kürtleri sisteme kattı." Şimdi bu tabii tesadüf olamaz.
Yani, bizi de hiç olmazsa dışarıda kalan savaşçılarımızı da Hamidiye Alayları türünden bir düzenleme ile sisteme mi katın demek istiyorlar? Bu mümkündür. Yoksa, yani, durduk yerde Sultan Hamid'i övmek, Hamidiye Alaylarını Kürtlerin sisteme katılması olarak değerlendirmek ki biliniyor, herkes Hamidiye Alaylarının Ermenilere karşı kurulduğunu söylüyor. Bu doğru değil. Hamidiye Alayları Kürtlere karşı kurulmuştur. Gayrimüslimlere karşı da kullanılmışlardır.
Mirlikler ortadan kaldırıldıktan sonra ortaya binlerce aşiret çıktı. Bir siyasi kaos çıktı. Bu siyasi kaosu tarikatlar üzerinden yönetmeye çalıştı, sözüm ona Halife. Sonradan bir gördü ki bu tarikatlar ulusal düşüncenin yeşerdiği mekanlara dönüştü. Şeyh Ubeydullah-i Nehri ayaklanması başladı.
Genelde ilk modern ulusal başkaldırının Şeyh Ubeydullah-i Nehri başkaldırısı olduğu söylenir. Bu sefer tarikatları bırakıp yeniden aşiretlere döndü. Kürdistan'daki siyasi kaosu yönetmek ve bu alayları diğer Kürt aşiretlerine karşı kullanmak için kuruldu. Tablo buyken, "Yeni Yaşam", Sultan Hamid'i ve Hamidiye Alaylarını övüyorsa buna benzer beklentileri olmalıdır. Ve bunlar gördüğümüz, değerlendirdiğimiz ihtimaller.
Türk devletinin yaptığı bütün planların gerçekleşeceğini düşünmek doğru değildir. Kürdistan, apocu ağlardan ibaret bir ülke değil. Kürdistan'ın ulusal dinamikleri güçlüdür ve her 4 parçada güçlüdür Kürdistan devriminin dinamikleri. Bu nedenle, yani, Türk devletinin yaptığı her plan mutlaka başarıya ulaşır diye düşünmemek lazım. Ama böyle hesaplar yaptıkları muhakaktır.
Bunun dışında Türk siyasetinin kendi iç çelişkileri falan var. AKP içindeki Erdoğan sonrası dönem için tartışmalar var. MHP-AKP çelişkileri var. Ve bir de benim bakımdan en önemlisi savaş var.
Bu savaş, bu planların hepsini bozabilir. Bizim yapmamız gereken kendi Kürdistani gündemimizle ulusal dayanışmayı ve Kürdistani mücadeleyi yükseltmeye çalışmaktır. Bizim kontrolümüzde olmayan şeyler üzerinde çok fazla kafa yormak iyi değil. Onları görmemiz lazım.
Ama bizim esas değiştireceğimiz şey kendi tutumumuz olmalıdır. Dolayısıyla ben bu planların öyle tıkır tıkır devletin istediği gibi işleyeceğini düşünmüyorum.
Türk devleti zor durumdadır. Dünyadaki bütün büyük enerji kaynakları ve enerji yolları projelerinin dışında kalmıştır Türk devleti. Biri Hindistan'dan gelip İsrail üzerinden Yunanistan'a giden bir enerji yolu var. Öbür taraftan Çin'in bir Kuşak Bir Yol projesi var.
Türk devleti bu ikisinin de dışındadır. Şimdi Kalkınma Yolu Projesi çıkardılar. Irak'la, İmarat ve Katar'la imzaladılar onu.
Türk devleti sadece iktisadi bir kriz içinde değil, siyasi bir kriz içindedir de. Ne Batı kampındadır ne Doğu kampındadır. İşte, en son Pakistan ve Suudi Arabistan'la beraber bir savunma paktı oluşturdular. Buna ilk itiraz eden İsrail ve Hindistan oldu.
Dolayısıyla, Türk devletinin ve mevcut üçlü blokun gücünü çok fazla abartmamak lazım. Onlar planlarını yaparlar. Önemli olan bizim kendi planlarımızın olması. Yani, bunu defalarca söyledim. Dünyada her devletin Kürdistan'la ilgili bir hesabı var. Kürdistanlıların bir birleşik hesabı yok. Bizim yapmamız gereken bu birleşik hesabı oluşturmaktır.
"Milli dayanışma ve toplumsal bütünleşme".
Şimdi, Türklerin milli dayanışması bir iç meseleleridir. AKP ve MHP milli dayanışma istiyorlarsa bunu CHP ve diğer Türk partileriyle yapmaları gerekir.
Kürdistan, Türk milliliğinin içinde değildir. Kürdistan, Türkiye'nin bir parçası da değildir. Türkiye, Kürdistan'ın içindedir. Kürdistan, Türkiye'nin içinde değil. Türkiye, Kürdistan'ın içinde işgalci bir devlettir. Dolayısıyla bizim Türklerin milli dayanışmasına ortak olmak için hiçbir nedenimiz yok.
İkincisi, toplumsal bütünleşmedir. Bunu bir ulusal, bir de sınıfsal yönden değerlendirelim. Öcalan ha bire, işte, "komün devlet çelişkisi" diyor, "ekolojik toplum" diyor, "kadın devrimi" falan diyorl.
Şimdi, toplumsal bütünleşme projesine imza verdiler. Toplumsal bütünleşme faşist bir çağrıdır.
Bir toplumun bir bütün olarak, Kürdistan'ı bir tarafa bırakarak söylüyorum. Yani, Türk emekçilerinin, Türk köylülerinin, Türk tekelleriyle, konsorsiyumlarıyla bütünleşmesi ancak faşist bir yönetim altında olabilir.
İşin ulusal yanı, biz Türk toplumunun bir parçası değiliz ki o toplumsal bütünleşme projesine katılalım.
Bu nedenle bu çerçeve yasaya gerektiğinden fazla önem verip üzerinde konuştuk. Burada kapatıyorum.
"Terörsüz Türkiye" diye bir süreç olmaz
Şimdi, bu sürecin en başından beri söylediğim ilk cümle şuydu: Devlet "Terörsüz Türkiye" diyor. Türkiye'de terör yok. Yani, son 40 yılı ele alalım.
12 Eylül darbesinden sonra, işte, generallerin, polisin Türkiye tarafında da uyguladıkları şiddetler vardı. Ama ondan sonra şiddet Kürdistan'da var.
Bakın, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin İnsan Hakları Komisyonu'nun raporuna göre Türk devleti Kürdistan'da 4300 köyü yakmıştır.
Peki, bizlerin, hatta PKK'nin yaktığı bir tane Türk köyü var mı? Yani,
Kürdistan'ın sadece kuzeybatı parçasında değil, güneyde, küçük güneyde işgalci, jenosidal seferler yapan bu devlet bizden "Terörsüz Türkiye" sözcüğüne inanmamızı bekliyor.
Öcalan ve bağlı ağlar, DEM de bunlardan biri, bunun altına imza atıyor.
Şimdi, bu, devletin şiddetini, onların deyimiyle terörünü Kürtlere transfer etmek demektir. Hiçbir Kürt hareketi, hiçbir Kürdistani devrimci 65 yaşındaki bir Türk kadınının cesedini bir hafta sokak ortasında bırakmadı. O Kürdistanlı kadın çevresinde hep akrabaları, eşi dostu olduğu hâlde cenazesini alıp gömemediler.
Peki, biz Türkiye'de böyle bir şey yaptık mı? Yapmadık. Biz bir Türk kız çocuğunun cesedinin buzdolabında saklanmasına sebep olduk mu? Olmadık. Biz kimseyi asit kuyularında yaktık mı? Yakmadık. Bütün bunları yapan devlet. Tablo buyken sen devletin bütün bu insanlığa karşı işlenmiş suçlarını, Kürt tarafına transfer ediyorsun ve utanmadan bunu savunuyorsun. "Ne olacak? Bu başlangıçtır." diyorlar.
İşte,Öcalan buyurmuş: "1000 kilometrelik yol bir adımla başlar." Senin 1000 kilometrelik yolun nereyedir? Senin 1000 kilometrelik yol dediğin yol, Kürdistan'ın Türk devletine entegre edilmesidir. Şimdi öyle şaşalı laflar kullanarak, sözüm ona, bu, insanlık dışı adımı meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Türkiye'de terör yoktu. Onun için Türkiye'de "Terörsüz Türkiye" diye bir süreç olmaz.
Fakat sen bunu kabul ettiğin zaman Kürdistan'da 250 yıldır sürdürülen işgalci, jenosidal terörü gizlemiş oluyorsun, örtmüş oluyorsun.
Tahir Elçi adında yürekli bir Kürt avukat
Tahir Elçi adında yürekli bir Kürt avukat vardı. Türk televizyonlarına çıktı. Oradaki diğer konuşmacılar ve programı yapan adam, Tahir Elçi'ye "PKK terör örgütüdür." demeye zorladılar.
Bu yürekli Kürt avukatı "Böyle değildir." dedi. "Bana göre PKK terör örgütü değildir. Ben PKK'nın siyasal doğrultusunu tasvip etmiyorum ama PKK bir siyasi harekettir. Ben PKK'nın terör örgütü olduğunu söylemem." dedi. Sonra öldürüldü Tahir Elçi. Ben ve benim gibi birçok insan mahkemelerde aynı sorunla karşılaştık.
Hep dediler ki, işte, "PKK terör örgütü diyor musun, demiyor musun?" Biz dedik ki: "böyle bir şey söylemiyoruz. Yani, PKK'nın siyasal doğrultusunu tasvip etmiyorum ama, PKK bir siyasi hareket.
Bu, siyasi mücadelede silah kullanan bir hareket." Zaten "terör örgütü" saçma sapan bir tanımlamadır. Yani, dünyanın hiçbir yerinde birçok insan bir araya gelip "Hadi terör yapalım." diye bir örgüt kurmaz.
Şimdi biz bu sıkıntılarlan karşılaşırken DEM Parti, "PKK/KCK terör örgütü" ibaresinin altına imzasını attı. Hâlâ süren davalarımız var bu nedenle. Şimdi biz gidip şunu dersek, davalar düşer: "Evet, biz de teröristtik ama artık terörist değiliz." falan dersek davalar düşer. Ya Meclis Başkanıydı ya başka bir AKP yetkilisiydi, belki Adalet Bakanıydı. İşte, "Demirtaş bu yasadan yararlanacak mı?" dediler. "O terörist değil ki." dediler.
Bu raddeya getirdiler işi. Öyle bir şey ki, 5 yıl önce, 10 yıl önce, 20 yıl önce hiç olmaz dediğimiz birçok şey oluyor. Dolayısıyla, Öcalan ve ona bağlı ağların her şeyi yapabileceğini düşünmek, ona göre tedbir almak gerekir.
İradesini bırakan silah bırakıyor
Kürtler bir yasayla tasfiye edilecek bir topluluk değil, yani, Kürtler bu coğrafyanın otokton halkıdırlar. Çok ciddi bir kültürel mirasları, çok zengin bir dilleri ve aslında çok ciddi siyasi yönetim deneyi var. "Kürtler şimdiye kadar devlet kuramadılar." falan deyip atıp tutuyorlar.
Kürtlerin siyasi yönetim deneyimleri çok fazladır. Yani, son, işte, 2000 yılda merkezi bir devlet kuramadılar. Ama mirlikler, aşiret konfederasyonları, aşiretlerin kendileri alt devlet formlarıdırlar. Ve bunlar, siyasi, askerî, ekonomik birimlerdir. Dolayısıyla, yani, böyle ciddi bir kültürü, dili, siyasi birikimi olan bir millet, bir yasayla tasfiye edilemez.
Silahını bırakan iradesini bırakmıyor, iradesini bırakan silah bırakıyor. Yani, eğer bir çatışmadaysan, bir savaş içindeysen, iradeni bırakmazsan, yani, önce irade gider, sonra silah bırakırsın.
Sorun şudur: PKK, devlet dışı örgütler arasında, devletleri bir tarafa bırakırsan, dünyadaki en güçlü örgüt. Afrika'da, Asya'da, Avrupa'da, Kürdistan'ın 4 parçasında var olan, Abdurrahim Semavi'nin dediğine göre 26 milyar dolarlık bir bütçeye sahip olan bir örgüt.
Ama DEM Parti ve PKK Merkez Komitesi, Kandil'dekiler, "İrademiz İmralı'da." dediler. Demek ki önce iradeyi bıraktılar.
Şimdi Öcalan'ın iradesiz olmasını anlamak belki mümkündür, ama Karayılan, senin etrafında binlerce savaşçın var ve sen özellikle Kürtleri tehdit ediyordun. "Apoci fedailer burayı alt üst eder." falan diyordun. Senin niye iraden yok?
DEM Parti, her 10 Kürt'ten, işte, 3 buçuk, 4 Kürt'ün oy verdiği bir parti. Size oy verenler onun iradesini mecliste temsil edin diye size oy verdiler. Niye sizin iradeniz yok? Dolayısıyla, sen iradeni, iradesi olmayan birine devredersen, silahı da bırakırsın.
Ben PKK'nin tümden silahsızlanacağını varsaymıyorum. Bunlar varsayım tabii, yanlış çıkabilir de. Ama önemli olan silahların kime doğrultulacak olması.
Şunu söyleyeyim: 2005 öncesi katılanlar, şimdi orada, işte, komutanlık, merkez yürütme, şu bu işleri yapan insanlar. Bunlar nereden baksan 250, 300 kişidir.
Bunların her biri bir mağaradan diğer mağaraya geçerken 50 kişilik korumayla geçiş yapabiliyorlar. Hadi 50 kişi demeyelim. Her biri 10 tane korumayı yanında bıraksan 2500, 3000 kişi olur. Ben dağdaki kadroların, Öcalan'a ve bu sürece güvenerek hepsinin böyle kafile kafile gelip teslim olacaklarını da sanmıyorum. Orada kalanları devlet Öcalan üzerinden bize karşı da kullanabilir. Bölge bir savaş ortamında. Başka denklemlerde de yer alabilirler. Şimdiden kestirmek zordur. Çünkü bir savaş hâlinde bölge...
Savaşı başlatmak kolaydır, bitirmek zordur. İşte, "Rusya Ukrayna'yı bir haftada bitiririm." dedi. 4 yıldır devam ediyor. "ABD İran'ı 3 günde bitiririm." dedi. Şimdi oradan çıkmanın yollarını arıyor. Yani, savaş hem büyük riskler getirir hem büyük imkânlar doğurur.
Bizim için önemli olan, Kürt siyaset sınıfının yapması gereken, riskleri azaltıp imkânlardan yararlanmanın yollarını bulmaktır.
Yani, Kürdistan, Öcalan ve ona bağlı ağlardan ibaret bir ülke değil. Dünyada en uzun süren ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir milletten söz ediyoruz.
PKK ne zaman millîydi, ne zaman gayrimillî oldu?
Bu konu tabii uzun tartışmalar gerektiren bir konu. PKK ne zaman millîydi, ne zaman gayrimillî oldu? Çok uzun bir tartışma. Yani, bu konuda ben 160 sayfa yazdım. Kimse tartışmadı ama bir periyodizasyon denemesiydi. Yani, PKK'yı tek düze, "MİT kurdu, MİT yönetti, şimdiye kadar yönetiyor." kanısında değilim. Ama bu uzun bir tartışma. Söylemek istediğim o değil.
Ulusal mesele bir toprak ve iktidar meselesidir. Kürtlerin altından toprağı çeken her teori, Kürt ulusuna karşı teoridir. Kürtlerin iktidar hakkını yok sayan her hareket, tamamı Kürtlerden oluşsa da Kürt milletine karşı bir harekettir. Asla bir ulusal hareket olmaz. Dünyanın her tarafında ulusal hareket, toprak ve iktidar meselesidir.
Biz bir milletiz. Bir ülkemiz var, adı Kürdistan. Bu millet, bu Kürdistan'da siyasal egemenliğini kuracak. Aslında bütün, böyle, stratejik, siyasal hedef bu 3 satırdır. Bunun dışında kalanları ulusal hareket olarak ben değerlendirmiyorum.
Sürekli Devrim
Sürekli devrim, Marx'ın, Lenin'in, daha sonra Troçki'ye mal edilen bir kavram. Aslında orada söylenen, yani, Türkçeye "sürekli" olarak çevrildi ama esas anlamı, yanılmıyorsam, "kalıcı devrim" anlamındadır.
Sürekli devrim diyelim. Ben şöyle düşünüyorum: Kürdistan'ın hiçbir parçasında kalıcı bir çözüm mümkün değildir.
Kürdistan'ın bir parçasındaki kazanımlar, Kürdistan'ın bağımsızlığı ve birliği için bir basamak olarak değerlendirilirse kalıcı sonuçlar elde edilebilinir. Değilse çözülmek zorundadır. Çünkü yani, dört taraftan kuşatılmış ve sen, mesela, Güney Kürdistan'da, kalıcı bir çözüm arıyorsun. Bulamazsın.
Bakın, 1990'dan almayalım, 2003'ten, 2005'ten alalım. 20 yıldan fazla orada bir parlamento var. Kalıcı bir çözüme ulaşabildiler mi? Federasyonu sağlayabildiler mi? Sağlayamadılar. Çünkü Irak federal bir devlet değil. Kürdistan'ın adı da Kürdistan Federe Devleti değil, Kürdistan Bölgesel Yönetimidir.
2005'ten bu yana süreci göz önüne al. Özellikle 2017'den bu yana federal bir bölgeden çok otonom bir bölgeye benziyor. VeTürkiye, İran, Irak, bu federal yapıyı da aşındırmaya çalışıyorlar. Büyük ölçüde de aşındırıyorlar.
Şu anda Güney Kürdistan'daki partilerimizin egemenlik sahası Güney Kürdistan'ın %40’ı civarındadır. %45'i, Haşdi Şabi ve Bağdat çetelerinin işgali altındadır.
2017 Kerkük faciasından sonra Türkiye'nin denetimindeki alan yüzde kaçtır bilmiyorum ama kimi 60, 70 diyor, kimi 100 diyor. Askerî yerleşkeleri var. Tank taburu var hâlâ Bamernê'de, Başika'da. Bir kısmını PKK yönetiyor. Yekiti'yle partiye kalan oran, yani, hadi diyelim %40. Bunu da %20-%20 yönetiyor. Dolayısıyla ben Kürdistan meselesinin kalıcı çözümünün, kalıcı çözüm diyorum, bağımsız birleşik Kürdistan'da olduğunu söylüyorum.
Bu nedenledir ki bir parçadaki kazanımlar ya da devrimci kalkışmalar, devrimci kazanımlar ancak diğer parçaların kurtuluşu için bir basamak olarak düşünülürse bu devrim başarıya ulaşabilir. Yoksa ulaşamaz. Bunu tecrübe ettik. Son, işte, 20, 30 yılda tecrübe ettik. Güney'de tecrübe ettik, küçük güneyde tecrübe ettik. Güneyli yöneticilerin bir türlü anlamadığı budur.
Kürdistan bir ülkedir, ülkemizdir. Bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış. Yani, ben dünyadaki bütün Kürtleri bir araya toplama sevdalısı falan değilim. Ülke endeksli düşünüyorum. Teritoriyal düşünüyorum. Burası bizim teritoryamız. Bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış.
Kürdistan meselesi dediğiniz nedir? Bir: işgal edilmiş, parçalanmış, paylaşılmış bir ülke meselesidir. İki: devletleşme hakkı gasp edilmiş bir millet meselesidir. Kürdistan meselesi budur. Ve neredeyse bütün Kürdistani çevreler bu tanıma itiraz etmezler.
Peki, eğer bu tanım doğruysa ve bu tanımı kullananlar bunda samimilerse, bundan çıkacak sonuç bağımsız birleşik Kürdistan'dır. Eğer sen Kürdistan'ın parçalanmasına, paylaşılmasına karşıysan Kürdistan'ın birliğini savunacaksın. Eğer sen Kürtlerin devletleşme hakkının gasp edildiği konusunda samimiysen devletleşmeyi savunacaksın. Bu da ancak bağımsız birleşik Kürdistan'la mümkündür. Bu bir devrim meselesidir.
Bu, uzlaşmayla, görüşmeyle, medeniyet telkiniyle, demokrasi talepleriyle çözülecek bir mesele değildir. Çünkü Kürdistan devrimi Yakın Doğu'daki bütün dengeleri bozan bir devrimdir. Orta Doğu'daki dengeleri bozan bir devrimdir. Bu ölçüde büyük bir devrime inananlar bunun gereklerini yapmakla yükümlüdürler.
Son 30, 40 yıldır, özellikle Sovyetlerin çözülmesinden sonra eskiden bizim adımız ya talebeydi ya devrimciydi. Başka bir adımız yoktu. 70'li yılları kastediyorum. Şimdi Kürdistan'da devrimci yok. Yani, sosyalistimiz, komünistimiz, liberalimiz, milliyetçilerimiz, her bir şeyimiz var. Kimse Kürdistan devriminden söz etmiyor. Sen Kürdistan devriminden söz etmiyorsan senin ufkun işgalci devletlerin sınırlarıyla sınırlıdır.
Oysa Kürdistan devrimi en başta bu işgalci sınırları reddeden bir devrimdir. Her Kürdistan devrimcisi, Kürdistan'ın böğrüne saplanmış 5 ayrı devlet sınırını gayrimeşru sayar ve ortadan kaldırılması için mücadele eder.
Şimdi tablo bu kadar açıkken oturup parçacı, dar parçacı, dar partici anlayışlarla bu mücadele sürdürülemez.
İki gün önce Neçirvan Barzani'nin bir röportajını dinledim. Küçük Güney hakkında konuşuyor. Diyor ki: "Biz oradaki kardeşlerimize şu telkinlerde bulunduk." Parmağını sallayarak diyor ki: "Bir, kendi bölgelerinizde Suriye bayrağını açacaksınız." Birinci telkini bu.
İkinci telkini diyor ki: "Küçük Güney, Güney Kürdistan'a benzemez. Küçük Güney'in toprak bütünlüğü yok."
Bu ne demek? "Bu federasyon, otonomi, bağımsız devlet talep etmeniz mümkün değildir." demek diyor. Ve sonra da diyor ki yani, Şam'la görüşecekler. Ben, Sayın Suriye Devlet Başkanı'yla görüşürken de söyledim. "Bütün bileşenlerin hakları anayasaya girsin." falan dedim. "Hiçbir türde ben bu iç ilişkilerine müdahale etmiyorum." diyor.
Önce 2 sınır çizdi. "Küçük Güney'de Suriye bayrağını dalgalandıracaksınız." Sonra da "Küçük Güney'in toprak birliği yok. Onun için teritoryal bir talepte bulunmamanız lazım." demiş. Daha nesine müdahale edeceksin? Zaten ortada müdahale edecek bir şey bırakmadın ki. Teritoryal taleplere karşı çıktın. "Suriye bayrağını kendi bayrağın olarak as kendi bölgene." dedin.
Şimdi bu olmaz. Bu, Kürdistan meselesini ve Kürdistan devrimini anlamamaktır.
Yani, biz PKK Şengal'de Irak bayrağını dalgalandırdığı için olmadık eleştirilerde bulunduk. Çünkü orada PKK'ya bağlı silahlı grupların yöneticilerinden biri televizyon konuşmasında dedi ki: "Bugün Irak bayrağı burada dalgalanıyorsa bizim sayemizdedir." dedi. Yani, bir insan yüz karası bir işi böyle başarı gibi söyleyebiliyor.
Biz Kürdistanlı devrimciler olarak böyle tavır alırken Neçirvan Barzani güneydeki, küçük güneydekilere demiş ki: "Kendi bölgelerinize Suriye bayrağını dalgalandırın ve teritoryal bir talepte bulunmayın."
Şimdi bunun nedeni ne? Şimdi sen sadece küçük güneyi alırsan bir şerit halindedir. Kürt Dağından (Çiyayê Kurmanc), Afrin'den başlar, Derika Hemko'da biter. Aslında bir toprak bütünlüğü var idi. Ama Baas, sınırdan 10 kilometrelik bir alanı, Kürtleri arındırmak için, Kürtlerin topraklarını göçebe Araplara verip oraya Arapları yerleştirdiler.
Şimdi eğer sen küçük güneyi Kürdistan'ın bir parçası olarak düşünürsen, küçük güney Kuzeybatı Kürdistan'ın devamıdır. Doğu kesimi, küçük güney, Güney Kürdistan'ın devamıdır.
Sen eğer toprak birliği diyorsan Kürdistan'ı düşüneceksin. Orası, yani, küçük güney dediğimiz bölge, Afrin'den Derik-i Hemko'ya kadar olan bölge kendi başına bir ülke değil ki. Erbil, Süleymaniye, Duhok kendi başına bir ülke değil ki. Mahabad, Sinne kendi başlarına bir ülke değiller ki. Bunlar Kürdistan'ın parçaları. Sen böyle düşünürsen orada toprak birliği sorunumuz yok. Kürdistan'ın bir parçası olarak görürsen toprak birliği sorunumuz yok.
Bu dar parçacı düşünmek, Kürdistan'ı kendi bulunduğu parçadan ibaret saymaktır. Oysa öyle değil. Böyle düşünüldüğü zaman sadece Kürdistan devrimine ihanet edilmiş olmuyor, o parçada da kalıcı bir zafer elde edemezsiniz. Nitekim edemiyorlar.
Bu nedenle Kürdistan devrimi kalıcı bir devrim olmalıdır ya da sürekli bir devrim olmalıdır, diyorum. Bu benim Kürdistan meselesiyle ilgili tanımımdan çıkar. Ayrıca da bunu bir devrim meselesi olarak görüyorum.
HTŞ ile müzakereyle, Suriye'yi demokratikleştirerek, Bahçeli'yle konuşarak Türkiye'yi demokratikleştirerek, Haşti Şabi çeteleri ve Bağdat çeteleriyle konuşarak Irak'ı demokratize ederek, İran'daki yöneticilerle görüşüp İran'ı demokratikleşerek bu meseleyi çözmeyi düşünüyorsan Kürdistan devrimine ihanet ediyorsundur. Çok açık söylüyorum.
Bunu hangi büyük lider, hangi büyük partinin başkanı söylerse söylesin, bu Kürdistan devrimine ihanettir.
Ulusal mesele, dünyanın her tarafında olduğu gibi, bir toprak ve iktidar meselesidir. Kürdistan'da da bu mesele böyle bir meseledir ve bu mesele ancak bir devrimle çözülebilir.
Şimdilik Kürdistan'ı yönetenler ya da egemen siyaset tarzı, devrimci bir tarzdan uzaktır. Ya da şöyle söyleyeyim: Yani, Güney Kürdistanlı yöneticilere müteşekkiriz. Onlarca yıl dağlarda savaşarak, 10 binlerce, 100 binlerce kayıp vererek orada bir kazanım elde ettiler. Kürdistan Parlamentosu hepimizin kazanımıdır. Ben öyle bakıyorum.
Bağımsızlık referandumu bizim referandumumuzdur. Ben öyle bakıyorum. Bu, Kürdistan'ın %18'inde sağlanan ya da elde edilen kazanımlardır. Kürdistan'ın %18'inde. Ancak şöyle düşünüyorum ki bu, yani, şimdiki siyaset sınıfımız, sağ olsunlar, ellerinden geleni yaptılar, buraya kadar getirdiler. Ama bana kalırsa buradan ileriye götürecek potansiyelleri yoktur.
Yani, bir bölge başkanı Kürdistan'ın diğer parçası için böyle düşünüyorsa, Bahçeli-Öcalan sürecini destekliyorsa, Suriye'de entegrasyonu destekliyorsa, Türkiye'de entegrasyonu destekliyorsa, bu zihniyete sahip olanlar Kürdistan'daki ulusal devrimci mücadeleyi bir adım daha ileriye götüremezler.
Yeni partiler, yeni düşünceler, yeni ataklar lazım. 2 yıldır parlamentoyu açmıyorlar. Ne Hewler'de ne Duhok'ta ne Halepçe'de ne Süleymaniye'de, insan bir miting yapmaz mı? "Oy kullandım, parlamentoyu aç." demez mi? Kitleleri devrimden soğuttular bunlar.
Yani, özellikle 2003-2005'ten sonra, "Tamam, bizim meselemiz bitti. Biz artık parçamızı kurtardık. Zenginleşmeye, yol yapmaya, dubleksler yapmaya başlayalım." dediler. Akıllarına roket yapmak, tank yapmak falan gelmedi.
Gençlik kimin yanındaysa zafer onundur
Kürdistan devrimi, genç kadınların, genç erkeklerin inisiyatif almaları, sorumluluk almaları, öne çıkmalarıylan sağlanabilecek bir devrimdir. Gençlik kimin yanındaysa zafer onundur. Maalesef özellikle Kuzeybatı Kürdistan'da ama Kürdistan'ın diğer parçalarında da bu eski nesil siyasetçiler, Kürdistanlı gençlerin önünü kapattılar. İnisiyatif vermediler, sorumluluk yüklemediler. Habire, işte, amca oğlu, teyze oğlu, öyle idare ediyorlar.
Kürdistanlı gençleri inisiyatif almaya, sorumluluk almaya, örgütlenmeye ve bağımsızlıkçı hareketleri sadece desteklemeye değil, onların içinde inisiyatif almaya davet ediyorum. Bizim siyaset sınıfımız oldukça yaşlı bir sınıftır. 60-80 bandında bir siyaset sınıfımız var. Fizik olarak da mantalite olarak da bu siyaset sınıfından ciddi bir devrimci atraksiyon beklemek doğru değildir.
Gelin, bizi tasfiye edin. Gelin, inisiyatif alın, sorumluluk alın. Yani, bir genç insan bütün bu rezillikleri görüp nasıl evde oturur, nasıl sessiz kalır? Ya da sadece sosyal medyada bir iki paylaşım yaparak "Görevimi yerine getirdim." duygusuna nasıl kapılır, anlamak zordur.
Çağrı bizden. Gelip gelmemek gençlere bağlı.