×
Birîna kûr a demografiyê: Erebkirina spî ya Kurdistanê
Suleiman Sulevani
Birîna kûr a demografiyê: Erebkirina spî ya Kurdistanê
Hikûmeta Kurdistanê û saziyên civaka sivîl berpirsiyar in ku ruhê niştimanperweriyê di nav kûrahiya civakê de belav bikin û piştgiriya kesên xwedî hestên neteweyî bikin. Lê mixabin, îro em rûbirûyî paradoksekê ne: Ew ciwanên Kurd ên ku parastinê di b...

PÊLKURD kadroyekî xwe yê bi rûmet û bi bîr û baweriyek bihêz, winda kir.
admin
PÊLKURD kadroyekî xwe yê bi rûmet û bi bîr û baweriyek bihêz, winda kir.
Hevalê hêja Cano Tu çûyî! Lê navê te, fikir, nerîn û xeyalên te wê her tim bi me re bin û dê di têkoşîna serxwebûna Kurdistanê de bijîn. Bi te re fikirandin, hiskirin û xeyal kirin, dê perçek ji jiyana me be. Her çend tu bi fîzîkî di nav me de tun...

Îro dîsa li ser gorra te bûm !
admin
Îro dîsa li ser gorra te bûm !
Zinarê Xamo Salek dîsa pir zû derbas bû ! Aslan, sal dîsa zû derbas bû, me hew dît 9ê adarê hat jî. Ez û Hêvî îro dîsa bûn mîvanê te. Tu rastiyê dixwazî min ji bîr kiribû. Lê do ne pêr, nizanim çawa bû, wek heft kes ji min ra bibêjin, ”ma qe...

Li himberî êrîşên dagirkeran em hêza xwe bikin yek
admin
Li himberî êrîşên dagirkeran em hêza xwe bikin yek
Welatê me Kurdistan ji derveyî îradeya gelê me bi çar perçeyan ve hatîye perçe kirin. Eve nêzîkî sed salîye ku Tirkîye, Îran, Iraq û Sûrîye , di meseleya  Kurdistanê de hemû pirs û pirsgirêkên di navbera xwe de datînin alîyekî û bi hevdu re pla...

Radio Ashti
admin
Radio Ashti
Sipasdarê birayê Haci KardoxiAştî û Radio Ashtî me, sipasdarê dost û hevalên ku bi sebir 4 saetan li me guhdarî kirin û em bi tenê nehiştin im. Mixabin derfet nebû ku bersîvên temama pirsan bidim. Em di têkoşîna rizgarîya neteweyî de bi hev re n...

19 sal zû derbas bûn
Zinare Xamo
Sal zû derbas dibin, min hew dît salek din jî derbas bû û wa ye dîsa 9ê nîsanê hat. Erê pismamo, 19 sal di ser wefata te ra derbas bûn. Îro dîsa ez û Hêvî bûn mîvanên te. Lê vê carê em ne bi tenê bûn, Mumtaz Aydin Roza Kurdî, Erdal Kurdman, ez û Hêvî...

Xwezî gorr bihata zimên
Zinare Xamo
Xwezî gorr bihata zimên
Aslan, sal zû derbas dibin, me tew nedît 18 sal çawa derbas bû. Îro ez û Hêvî dîsa bûn mîvanê te. Li ber serê te me bi hesreteke kûr û bi xemgîniyeke mezin rojên borî yad kirin. Me bîstekê qala te kir. Hêvîyê got, qey qismet û nesîbê te ev ax, ev gor...

Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne.
Fuad Onen
Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne.
Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne.Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne. Li gorî rayedarên Sîstema Serwerîya Tirk, ev şer ji bo wan mijara bekayê (mayin-nemayinê) ye. H...

Me îro silavek da gorra hevalekî pir ezîz !
Zinare Xamo
  Mehmet Aslan Kaya 17 sal berê di rojeke wiha da di 51 saliya xwe da ji nişka ve, bêyî ku kesî nerehet bike, bêyî ku haya kesî pê xe wek çirayekê vemirî û çû gerdûneke din. Mirina wî ne malbata wî tenê, bi sedan, bi hezaran kesên ev kurdê fed...

Mirinê pir zû tu ji nav me bir lê navê te nemir e
Zinare Xamo
Mirinê pir zû tu ji nav me bir lê navê te nemir e
Min got pismam sal zû dibuhirin, 16 sal derbas bûn. Hemû dost û hevalên te, zarokên te dersa matamatîkê dida wan, xortên te alîkariya wan dikirin hemû mezin bûne û di civata Swêd da hatine der û meqamên muhîm, ji bo gelê xwe xebatên pir baş dikin. &n...

Page 1 of 6First   Previous   [1]  2  3  4  5  6  Next   Last   
19

2016'da bir darbe olmadı, bir darbe teşebbüsü oldu. Gülen cemaatinin ordu içindeki farklı eğilimlerle beraber gerçekleştirmeye çalıştığı bir darbe vardı.  Bu darbe teşebbüsü, cemaatin içine sızan, MİT personelleri aracılığıyla önceden haber alındı. Önlem alınmadı.

Bu darbe teşebbüsünün bastırılacağını önceden biliyorlardı. Darbe içinde bir başka darbe oldu. Bu da Erdoğan'ın başını çektiği bir iktidar blokunun darbesidir.

2005'ten 2013'e kadar, Fethullah Cemaatiyle AKP iktidar ortağıydılar.  Devletin bütün kurumlarını kendi aralarında paylaşıyorlardı.  Ciddi bir paralel bütçe oluşturmuşlardı. Ciddi bir çıkar birlikleri var idi.

Bu ortaklık, 2012-13'te bozulmaya başladı. Bunun çeşitli nedenleri var: Birincisi, pasta büyüyünce bunu paylaşmakta sıkıntı çektiler. İkincisi, 2013'te Mısır'da bir darbe oldu. O zaman Müslüman Kardeşler Örgütü Mısır'ı yönetiyordu. ABD patronajında Suriye savaşında Suudi, Mısır, Katar ve Türkiye, Esad'a karşı bir blok oluşturmuşlardı.

Sisi darbesinden sonra bu blok dağıldı. Suudi, İsrail'le beraber darbeyi, Mısır'daki darbeyi destekledi. Erdoğan, Mursi’yi, Müslüman Kardeşler örgütünü desteklemeye devam etti. Bu, Türkiye yönetimiyle ABD yönetimi arasında da bir makas açılmasına yol açtı.  ABD-İsrail çizgisine daha yakın bir tavır aldılar. Bu da ortakların kapışmasına yol açtı.

Darbeye giden süreçte ‘2015’ önemli bir dönüm noktasıdır. Şehir savaşlarında binlerce Kürdistanlı genç katledildi.

2016'da bir darbe kalkışması oldu. Bu kalkışma bastırıldı. Onun yerine Erdoğan darbesi devreye girdi. Bu sefer iktidarda yeni bir üçlü blok oluştu. Bu üçlü blokta MHP, AKP ve klasik devlet güçleri, yani Ergenekon, Balyoz, Ay Işığı davalarından yakalanan bütün generaller serbest bırakıldı. Yeni iktidar bloku bu üçlü tarafından oluşturuldu. Bu darbe devam ediyor.

Bu darbe üzerinden, parlamenter rejimden, Türk tipi başkanlık sistemi dedikleri bir şeflik sistemine, tek adam yönetimine geçiş yaptılar. Darbeden sonra Türk devleti, Küçük Güney’de Rojava denilen Küçük Güney’de üç bölgeyi işgal ettiler: Afrin, Serêkanîyê ve Girê Spi'yi.

Güney Kürdistan'da onlarca askeri yerleşke kurdular. Kuzeybatı Kürdistan'ı da bir tür kapalı cezaevine dönüştürdüler. Bu tipik darbe mantığıdır. Çok açıktır ki 2016'dan bu yana bu darbe devam ediyor.

İronik bir şekilde bunun yıl dönümünü ‘Demokrasi Bayramı’ olarak ilan ettiler. Bu da darbecilerin klasik oyunlarından biridir. Biliyorsunuz, 27 Mayıs darbesinde; yirmi-yirmi beş yıl, 27 Mayıs, ‘bayram’ olarak kutlanıyordu. Darbeciler, kendi yaptıkları darbeyi, bayrama dönüştürüyorlar ki darbeyi gizleyebilsinler. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti dediğimiz cumhuriyet aslında bir darbeler cumhuriyetidir.

Bu cumhuriyet iki darbeyle kurulmuştur: Birincisi, İstanbul Meclisi'ne karşı Ankara Meclisi üzerinden bir darbe yaptılar. İstanbul Meclisi üyesi Felah-ı Vatan grubunu esas alıp Ankara'da bir meclis kurdular.

İkinci darbe ise Lozan görüşmeleri sırasında gerçekleştirildi.  Lozan'ı meclisten geçirebilmek için meclisi feshetti Mustafa Kemal. Onun yerine yeni bir -sözüm ona- seçimle meclis oluşturdular ki bu yeni meclisin tamamına yakını artık Mustafa Kemal'in adamlarından oluşuyordu.

Bu darbeye de baktığımız zaman; bu darbe de Kürdistan meselesi kilit bir konudur. Çünkü birinci meclisteki Kürdistanlı parlamenterler, mebuslar Lozan'a karşıydılar. O zamanki adıyla Musul eyaleti, şimdi Güney Kürdistan dediğimiz bölgenin, İngilizlere bırakılmasına karşıydılar. Onun için onlara da bir darbe yapıp yeni bir meclis kurdular. 1924'te de bir anayasa kabul etti o meclis. 24 Anayasası'nda da görüldü ki Türkiye Cumhuriyeti kendi varlığını Kürdistan ve Kürt milletinin ortadan kaldırılmasına dayandırmıştır. Bu da ikinci darbenin tezahürüdür. Bu ikinci darbenin 1925 Kürt ayaklanmasından sonra 1926 İzmir suikastıyla Türk tarafındaki muhalifler de tasfiye edilince 1927'de nutuk okundu ve darbe tamama erdirilmiş oldu.

1960 darbesinde de diğer nedenlerin yanında önemli bir faktör Kürdistan meselesidir. 1959'da Mele Mustafa Barzani Sovyetlerden dönüp Güney Kürdistan'da ulusal hareket yeniden boy verince Türkiye Cumhuriyeti bunu kendisine bir tehdit olarak algıladı. Daha darbeden önce elli tane Kürt genci, aydını yakalandı. Biri cezaevinde vefat etti. Bu, Kırk Dokuzlar Davası dediğimiz davadır. O davada bu Kürdistanlı gençler Mele Mustafa Barzani ve Kürdistan Demokrat Partisi ile ilişkili oldukları için tutuklandılar. 27 Mayıs darbesinden sonra da bir 62 Anayasası kabul edildi.

Türkiye solu, uzunca bir süre bu anayasanın ilerici, demokratik bir anayasa olduğunu söyleyip, bu anayasayı savundular. Aslında bu anayasa, darbe iradesini yasaya çevirdi. Yani parlamento üzerinde Milli Güvenlik Kurulunu tesis ettiler ve bu parlamentonun ancak genelkurmay izin verdiği ölçüde değişiklikler yapmasına yol açtı. Bir darbe anayasasıdır 27 Mayıs Anayasası da.

1971'de 12 Mart darbesi oldu. 12 Mart darbesinin nedenlerinden biri, 1970'te Güney Kürdistan'da imzalanan otonomi anlaşmasıdır. Güney Kürdistan'da otonomi kabul edildikten sonra 1970-71'de Kuzeybatı Kürdistan'ın her tarafında bir komando zulmü yaşandı.

Türk devleti, Kürdistan'ın hangi parçasında, dünyanın neresinde Kürdistan lehine bir atılım olduğu zaman, bunu kendisi için bir beka meselesi olarak görür ve tedbir alır. 12 Mart darbesinin de bir nedeni Güney Kürdistan'daki gelişmelerdi. Bir diğer nedeni de 68 gençliği ve Kuzeybatı Kürdistan'da da Kürdistan Demokrat Partisi ve DDKO’ların kurulması idi.

Bu darbe anayasada birçok değişiklik yapmasına rağmen yeni bir anayasayı gündeme getiremedi. Onun için yarım kalmış bir darbedir 1971 12 Mart darbesi. 1980 12 Eylül darbesi bu darbeyi tamamlayan bir darbedir. 12 Mart darbecilerinin yarım bıraktıkları bütün işleri 12 Eylülcüler yerine getirdi.

12 Eylül'de de dünyadaki gelişmeler, bölgedeki gelişmeler, Türkiye içindeki gelişmeler bir yana, bir önemli nedeni de 1979'da İran'daki Humeyni darbesinden sonra Doğu Kürdistan görece özgür bir alana döndü ve Doğu Kürdistanlı partiler kanaat önderleri tarafından yönetilir hale geldi. Humeyni ile de bir anlaşma zemini oluşturmak için görüşmelere başladılar.

Türk devleti, Doğu Kürdistan'daki bu gelişmeleri de kendisi için bir tehdit olarak algıladı. Onun için 12 Eylül darbesinden sonra Kürdistan'ın her tarafında çok yoğun katliamlar ve kırımlar yaşandı.

Bir de 12 Eylül Anayasası dediğimiz bir anayasayı kabul ettiler. Bu anayasa da 27 Mayıs Anayasasının getirdiği vesayet rejimini daha katı bir hale getirdi.

Buradan 2016 darbesine geldiğimiz zaman, yine ortada bir Kürdistan meselesi var. Suriye'de savaş başladı 2011'de. Güney Kürdistan'da bağımsızlıktan söz edilmeye başlandı. Biliyorsunuz 2017'de bir de bağımsızlık referandumu gerçekleştirdiler Güney Kürdistanlılar. Türk devleti bunu yine kendisi için bir tehdit olarak algıladı.

Erdoğan, AKP, MHP darbesinin nedenlerinden biri de hem Küçük Güney'de hem Güney Kürdistan'da hem Kuzeybatı Kürdistan'da ulusal hareketlerin gelişmesi ve giderek hiç olmasa iki parçada Kürtlerin kendi kendilerini yönetebileceği siyasi formların öne çıkmasını gördü devlet. Bunu kendisi için tehdit olarak algıladı.

Oradan bu yana da baktığımız zaman zaten görüyoruz. 2017 bağımsızlık referandumuna karşı Türkiye, İran, Irak birlikte tavır aldılar. Referandumu engelleyemediler ama bir ay dolmadan Kerkük'e saldırdılar ve Güney Kürdistan topraklarının yarısına yakın bölümü şimdi Irak Devleti ve Haşdi Şabi çetelerinin işgali altındadır.

Küçük Güney'de üç bölgeyi işgal etti Türkiye devleti. Bu darbe devam ediyor. Şimdi bu iktidar bloku, özellikle AKP ve Erdoğan bu darbeyi yeni bir anayasayla tamamlamaya çalışıyorlar. 

Bu yeni anayasa, darbelerin anayasası, ilk elde ne yapmaya çalışır?

Darbecilerin kendi yasalarına karşı işledikleri suçları Sümen altı etmek isterler. Mesela 12 Eylülcüler darbecilerin yargılanmasını yasaklayan bir maddeyi 12 Eylül Anayasası'na yerleştirdiler. Erdoğan da Bahçeli de iyi biliyorlar ki bu darbe kesintiye uğrarsa, bir iktidar değişikliği olursa ikisinin cezaevinden çıkması mümkün değildir. Onun için bir anayasayla bunu tamamlamaya çalışıyorlar. Yapabilirler mi, yapamazlar mı? Yaşayacağız, göreceğiz. Ama hedefleri bu darbeyi yeni bir anayasayla taçlandırmak, tek kişi yönetimini kalıcı hale getirmek, Erdoğan'ı bir daha devlet başkanı seçmektir hedefleri.

 

Her darbeden sonra darbeciler, Kürdistan’da kendilerine yandaş oluşturmaya çalışmışlardır. Yani bu, Osmanlı zamanından gelme bir siyaset tarzıdır. Bir dönem mirlikler vardı, Kürdistan mirlikler üzerinden yönetiliyordu. Sonra mirlikleri ortadan kaldırdılar. Bir siyasi kaosa yol açtı. Bu sefer din üzerinden tarikatları güçlendirmeye çalıştılar. Kürdistan'daki tarikatlar artık bir ulusal okula dönüşünce bu sefer onları da kapatıp yeniden aşiretlere geri dönüp Hamidiye Alayları’nı kurdular.

1923 dönemindeki iki darbede de Mustafa Kemal'in elini öpmediği Kürdistan ağası, şeyhi kalmadı. Mustafa Kemal'in ellerini öptüğü ağalar ve şeyhler, aşiret reisleri ikinci darbeden sonra, yani 1924-30 arasındaki dönemde,  o ellerini öptükleri aşiret reisleri ve şeyhlerin çoğunu sürgüne gönderdiler. Önemli bir kesimini de astılar.

Aynı şekilde 27 Mayıs'ta da hatta Demokrat Parti döneminde de Demokrat Parti böyle Kürtlere göz kırparak iktidara geldi. İktidara geldikten sonra kendi işine baktı. İşte 27 Mayıs'ta Cemal Gürsel'in aslında Kürt olduğu falan söylendi.

Bahçeli-Öcalan sürecinin Çerçeve Yasası

Bu 2016 darbesinden sonra, 2024'te başlayan yeni bir süreç var. Şimdi bence bu süreç 2023 Mayıs'ında başladı. Devlet Bahçeli o zaman bir açıklama yaptı. Dedi ki: "Dünya değişiyor, bölge de değişiyor. Umarım ülkemiz değişmez."

Bu ne anlama geliyor? Bölgede ve dünyadaki gelişmeleri Kürdistan üzerinden okuduğu için devlet bunu kendileri için bir beka meselesi olarak gördüler. Onun için umarım bizim ülkemiz değişmez dediler. Sonra 24'ün sonunda; önce, Bahçeli DEM Parti sıralarına gitti. Sonra          -belki ondan önce- Erdoğan, dedi ki: "İsrail'in hedefi Lübnan'dan sonra bizim ülkemizdir." dedi.

O gün bugündür -yani iki yıldır- sistematik bir yalan bombardımanı altında yaşıyoruz.  Devlet eliyle düzenlenen, Öcalan'ı bu devlet projesinin sözcüsü haline getiren bu süreç boyunca -iki yıldır- bir yalan bombardımanı altında yaşıyoruz.

Birinci yalan, terörsüz Türkiye.

Türkiye'de onların deyimiyle bir terör yoktu ki! Terör ya da işgalci şiddet Kürdistan'da vardı. Türkiye'de böyle sözü edilebilecek bir devlet terörüne karşı bir devrimci şiddet yok idi Türkiye'de. Bir tek örnekle söyleyeyim: Türk Meclisi'nin İnsan Hakları Komisyonunun hazırladığı rapora göre Kürdistan'da dört bin üç yüz köy yakılmış ve yıkılmış. Bütün bu süre zarfında Türkiye'deki bir tek köy yakılıp yıkılmış mıydı? Hayır! Peki o zaman eğer teröre karşıysanız Kürdistan'daki teröre son verin. Türkiye'de zaten bir terör yoktu. Bu, bir kocaman yalan yani.

Sürecin diğer tarafı, buna barış ve demokrasi süreci diyor. Barış ve demokratik toplum süreci diyor. Şimdi barış, savaşan taraflar arasında karşılıklı tanımaya dayanan bir süreçtir.

Yani iki taraf eğer savaşıyorsa bu iki taraf birbirini tanır. Daha çok üçüncü bir tarafın arabuluculuğuyla bir barış şekillenir. Türk Devleti bizim tarafı kabul etmiyor, tanımıyor. Biz işgalci, jenosidal da olsa bir Türkiye Cumhuriyeti'ni tanıyoruz. İşgalci ve jenosidal bir cumhuriyet olarak tanıyoruz. Ama Türkiye Devleti, Kürtlerin ulus ve ülke hakikatini tanımıyor. Şimdi sen eğer bir tarafın ulus ve ülke hakikatini tanımıyorsan bu bir saldırıdır. Buradan bir barış çıkması söz konusu değildir.

Bu iki yıllık dönem boyunca her iki tarafın ağzından Kürt Milleti ya da Kürdistan kelimesini duymadım. Tartıştıkları şey entegre olmaktır. Kürt milletinin Türkiye Cumhuriyeti'ne entegre olmasıdır. Bunun sağlanabilmesi için Kürtlerin millet olmaktan çıkarılması lazım. Çünkü bir millet, bir işgalci devlete entegre olamaz. Ancak onu millet olmaktan çıkarırsanız bunu sağlayabilirsiniz.

Bu konuda en dürüst, konuşan Ziya Gökalp'tir. Ziya Gökalp asimilasyon yerine denasyonalizasyon kavramını kullanır. Yani millet olmaktan çıkarmalıyız der. Bu da yüz yıllık bir süreçtir. Türkiye Cumhuriyeti yüz yıldır Kürtleri millet olmaktan çıkarmaya çalışıyor.

Demokratik toplum zaten bir safsatadır. Yani demokratik toplum ancak sınıfsız, sömürüsüz bir toplumda demokratik toplumdan söz edebiliriz.  Sınıf karşıtlığına dayanan bir toplum, demokratik bir toplum olmaz. Orada devlet demokratik olabilir ama demokratik toplum olmaz.

Eğer tartıştığımız devlet bir de işgalci ve jenosidal bir devletse, onunla entegre olarak da demokratik toplum inşa edemezsiniz. Çünkü işgalcilik, jenositçilik insanlığa karşı işlenen suçlardandır. Ve bu suçları işleyen bir devlete demokrasi atfetmek ya da demokratik toplum atfetmek insan aklıyla alay etmektir.

PKK ve Dem Parti HDP 2015'ten bu yana Bahçeli-Erdoğan faşizminden söz ediyorlardı. Yani Türkiye devletinin faşist bir devlet olduğunu, bu faşizmin adının da Bahçeli-Erdoğan faşizmi olduğunu söylüyorlardı.

Şimdi bu devlet operasyonunun ve bu sistematik yalanların bir tek amacı var: Karşıtların tariflerini bozmak, tanımlarını bozmak ve düşünemez, sorgulayamaz hale getirmektir. Kimse PKK, HDP, Dem temsilcilerine şu soruyu sormuyor:

Eğer Türkiye'de Bahçeli-Erdoğan faşizmi var idiyse siz ne zaman devrim yaptınız da faşizmden demokrasiye geçiş yaptınız? Ya önceden yalan söylüyordunuz, Erdoğan-Bahçeli faşizmi yoktu ya da şimdi yalan söylüyorsunuz.

Aynı iktidar blokuna bu sefer demokratik toplum atfediyorsunuz. Dolayısıyla bir yalan bombardımanı altında yaşıyoruz. Bu son iki yılda İmralı ziyaretlerinin sayısını bilmiyorum ama herhalde on beş yirmi defa gidilip gelindi. Bunların hepsini alt alta koyduğunuz zaman bir tek ciddi siyasi analiz ya da siyasi mesaj bulamazsınız.

Yani İmralı heyetini İmralı'ya niye gönderiyorsunuz ki? Zaten İmralı'da her gün Millî İstihbarat Teşkilâtı, oradaki askeri yetkililer her gün Öcalan'la görüşüyorlar. Heyet oraya gitmeden önce Öcalan ne getireceklerini biliyor.

Toplumu oyalamak, kandırmak için işte bir müzakere görüntüsü veriyorlar. Aslında ortada bir müzakere falan yok.

Öcalan, bu devlet projesinin dönemsel sözcüsüdür.  Başka sözcüleri de vardı. Süreyya Önder gibi. Şimdi Mithat Sancar ve Pervin Buldan gibi. Bunların hepsi toplam olarak bu devlet projesinin sözcüleri durumundadırlar.

Şimdi gelelim bu çerçeve yasasına. Bir kere her iki taraf bu süreci tanımlamakta anlaşmıyorlar ki bir şeyde anlaşılsınlar. Devlet tarafı diyor ki, "Bu terörsüz Türkiye sürecidir. Eğer PKK kendisini tümden fesheder, silahlı gücünü dağıtırsa oradan gelecek olanları devlete entegre edeceğiz."

Medyaya yansıyan bilgilere göre hazırlanan çerçeve yasa; PKKlileri, dört ayrı kategoriye ayırıyor: En altta yeni katılmış ve hiçbir silahlı mücadeleye katılmamış olanlar, gelip mahkemelerde ifade verdikten sonra serbest bırakılacaklar.

Onların bir üstünde, az sayıda eyleme katılmış olanlar var. Onlar da mahkemeye gelip ifadeleri alındıktan sonra ev hapsiyle bırakılacaklar. Üçüncü katman, silahlı mücadeleye katılmış olanlardır. Onlar belli bir dönem cezaevinde yattıktan sonra bırakılacaklar. En tepede, üç yüz- beş yüz kişi arasında olduğu söylenen bir kesim var ki bunların, Türkiye'ye ya da Kuzeybatı Kürdistan'a gelmeleri kabul edilemez bulunuyor.

Diğer taraf da bir tek şeyi istiyor. Diyorlar ki: "Öcalan'a statü verin." Şimdi, eğer bir millet her tür ulusal demokratik haklarından yoksunsa o millete ait siyasilerin statüsü olmaz. Bireylerin statüsü; toplumun, milletin statüsünün bir parçası olarak tanımlanabilir.

Ancak gerek PKK sözcüleri gerek DEM Parti sözcüleri, esas meselenin Öcalan'a bir statü vermek olduğunu söylüyorlar. O da saçma sapan bir şeydir. Yani Öcalan'a statü ne demektir? Öcalan zaten İmralı Cezaevinde. Kendisi Avrupa'dakilere çağrı yaptığı zaman dedi ki: "Ben tercih yapsam, Avrupa'yı değil İmralı'yı tercih ederim." Devlet bıraksa da Öcalan İmralı'dan çıkmaz. Çünkü Öcalan'ı esas yargılayacak olan Kürt halkıdır. Bir gün Kürt halk mahkemeleri, Öcalan ve PKK’nin kendi içinde kurduğu şebekenin bütün unsurlarını mutlaka yargılayacaktır. Öcalan bunu bildiği için İmralı'dan çıkmaz.

Onun dışında da diyorlar ki: "Dört kategoriye ayırmayın, herkese serbest geliş sağlayın. İşte zindandakilerin bir kısmını, hasta yaşlı tutsakları bırakın." falan diyorlar. Söylemeye çalıştığım şu: Bu çerçeve yasa dedikleri şey ceza yasasında yapılacak birtakım değişikliklerdir.

DEM Parti ve PKK sözcülerinin uydurdukları kök yasa diye bir yasa yoktur. Yani Türk Ceza Kanunu var. Bu Ceza Kanunu'nda birtakım değişiklikler yapılacaktır.

Bu ceza yasasında yapılacak birtakım değişiklikleri başarı, Kürt meselesinin Türk devletine kabul ettirilmesi diye sunmaları tam bir ikiyüzlülüktür.

 

Ne bu yasa tartışılırken ne de bu iki yıllık süreç boyunca, Kürt milletinin ulusal haklarından asla söz edilmiş değil. Kürdistan hakikatinden asla söz edilmiş değil.  İşte: "PKK'liler silah bırakırsa onları düzene nasıl entegre ederiz?" tartışması var.

Bu çerçeve yasa niye gecikti?

Şimdi bu sürecin acil hedefi Küçük Güney'di. Güneybatı Kürdistan ya da yanlış olarak Rojava Kürdistan'ı denilen Kürdistan'dı. Orada bir yıllık süreç -yani 2025'in başından 2025'in sonuna kadar-   PKK'nin kontrol ettiği siyasi çevreler; barışı, Kürt-Türk kardeşliğini tartışırken, Gulani Şam'a yerleşti, devletlerarası destek aldı. Türk devletinin, aktif desteğiyle orada yeni bir ordu kurdular ve modern silahlarla teçhiz ettiler. Gulani bu işleri yaparken Öcalan'ın doğrudan müdahalesiyle bir yıl boşa geçirildi.

Güneybatı Kürdistan'da; 2015-2026 arasında -on bir yıldır- Rojava Devrimi dedikleri şeyler, bir aylık bir saldırıya dayanamadı. Türk devleti, Güneybatı Kürdistan'da hedefledikleri şeylerin önemli bir kesimini ele geçirdiler.

Ancak orada savaş bitmiş değildir.

Güneybatı Kürdistan'da ve Suriye'de benim öngörüm odur ki önümüzdeki on yıl boyunca savaş devam edecektir. Dolayısıyla Güneybatı Kürdistan'ı işte tümden elden gitmiş diye tanımlamak doğru değildir.  Orada esas savaşımız henüz verilmiş değildir. 2011-2025 arasındaki savaşta Kürdistanlı gençler, DAİŞ'le savaştılar. Suriye rejimiyle savaşmadılar.

Herhangi bir Kürdistan parçasında devrimden söz etmek için o rejime karşı başarılı bir ayaklanmadan söz etmek lazım. Biz Suriye rejimiyle ne Esad zamanında ne de şimdi Gulani zamanında henüz hesaplaşmış değiliz. O savaş önümüzde duruyor. Er ya da geç bu savaş verilecektir.

İkinci hedefleri Doğu Kürdistan'dı. ABD ve İsrail'in İran'a saldırmasını gördüler ve burada Doğu Kürdistan'ın tarih sahnesine çıkmasından korktular. Bu korkuları devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta içinde ve ABD İran savaşı başladığı zamanda İran, ABD ve İsrail'e güç yettiremediği için Doğu Kürdistan'da bir ulusal ayaklanmadan korktukları için Doğu Kürdistan'a yönelik bombardımanlarını sürdürüyorlar. Geçtiğimiz hafta Doğu Kürdistanlı on peşmergeyi şehit ettiler. On beş tane peşmerge de yaralıdır. Süleymaniye ve Hewler'e dönük SİHA saldırıları yaptılar. Bu SİHA saldırılarının bir kesimini koalisyon güçleri etkisiz hale getirdi. İran rejimini lanetliyoruz.

Doğu Kürdistanlı peşmergeler bizim peşmergelerimizdir. Onlara dönük bu saldırıları kendimize dönük bir saldırı olarak kabul ediyor ve işgalci, jenositçi İran rejiminin Kürdistan, Doğu Kürdistanlı peşmergelere ve Güney Kürdistan'a yönelik saldırılarını da şiddetle lanetliyoruz.

Türk devletinin bu sözü edilen çerçeve yasaya şekil vermeleri için iki şeyi bekliyorlar: Bir, İran savaşı nasıl bitecek? İran'da bir çözülme olur da Doğu Kürdistan orada tarih sahnesine çıkarsa Türk devleti oraya da saldıracak ve belki Öcalan'a bağlı güçleri de Doğu Kürdistan'a saldırtacaktır.

Onun için Türk devleti bekleme aşamasındadır. İki yıldır ha bire erteliyorlar. İşte önce bir meclis komisyonu kurdular. Ya siz neyin komisyonunu kuruyorsunuz? Madem siz bir süreç başlattınız, o zaman ne alıp verecekseniz halka söyleyin, biz de bilelim yani.

Bir yıla yakın bu komisyonla oyaladılar. Sonra sözüm ona komisyondan bir rapor çıktı. Onun üzerinden de altı ay geçti. Hala o komisyon raporuna dayalı olarak bir yasa değişikliği de yapmadı. Türk devleti bunu bekliyor.  Aynı şey belki PKK için de geçerlidir. Yani Öcalan şebekesinin kontrolü dışında bir PKK var mıdır? Tartışılabilir bir konudur bu. Dolayısıyla önce birbirlerini, sonra her ikisi birden toplumu oyalamaya, toplumu kandırmaya çalışıyor. Bir diğer bekledikleri mesele NATO toplantısıdır.

Konformist Siyaset

Kürdistanlı devrimciler hareket halindedirler. Eğer birisi kendisine ben devrimciyim diyorsa devrimcilik bir hareket halini ifade eder.  Ancak beklenen sonuçları, özellikle örgütsel yapıyı oluşturmakta çok ciddi sıkıntılarımız var.  Çünkü aşağı yukarı yirmi yıla yakın Kuzey Kürdistan’da, PKK dışında ciddi bir siyasal varlık oluşturamadık. Birçok deneyimler oldu. Ancak örgütsel devamlılığı sağlayamadık.

Son yirmi yılda da yeni bir arayış var. Yirmi-yirmi beş yıldır.  Konformist siyaset PKK ile sınırlı bir siyaset tarzı değildir. PKK dışındaki siyasi organizasyonların da önemli bir bölümü konformist, reformist siyasete angajedir. Kuzeybatı Kürdistan'da yanılmıyorsam on, on iki partiden söz ediliyor. Bunların altı, yedisi zaten HDP ve Dem çevresinde kümelenmiş olanlardır.

Onların dışındakiler de her seçim zamanı Dem'le iş birliğine, işte parlamentoya gitmeye falan gayret ediyorlar. Kalan Kürdistanlı devrimciler, hem kendilerini hem toplumu örgütlemeye çalışıyorlar. Kuzeybatı Kürdistan'da siyaset tarzında bir netlik sağlamak lazım.

Genelde söylersek PKK, HDP, Dem'i bir kenara bırakarak söylüyorum. Kalan kesimde iki tarz siyaset var: Birincisi, mevcut devlet sınırlarını ve devlet legalitesini esas alıp siyasal mücadele vermeye çalışan, otonomi ya da federasyon talepli bir tarz siyaset var. Bu egemen siyaset tarzıdır.  Bir de Kürdistani siyasetin mevcut sınırları reddedip Kürdistan'ın bağımsızlığını, birliğini savunan bir kesim var. Böyle bir siyaset tarzını öneren çevreler, kadrolar var. Şimdi bana kalırsa bu iki kesim önce net olarak ayrışmalıdır.

Yani federasyon talebinde olan partilerdeki bağımsızlıkçılar bu partilerden ayrılmalıdırlar. Çünkü bu iki siyaset tarzı bir örgüt içinde uyumlu hale getirmek mümkün değildir.

Biri mevcut devlet sınırlarını kabul eden ve o sınırlar içinde çözüm arayan siyaset tarzıdır. Ötekisi bu sınırları yok sayan, bu sınırları Kürdistan'ın böğründen çıkarmaya çalışan siyaset tarzıdır. Bu alanda netleşmek lazım. Bu alanda netleştikten sonra iş birliği, güç birliği her zaman mümkündür.

Zaten güç birliği yapmak için önce nerede ayrı olduğumuz belli olacak ki birlikte ne iş yapabileceğimize de karar verelim. Kuzeybatı Kürdistan'da bu biraz, bu tarz siyaset konusunda bir muğlaklık var. Yani sözünü ettiğimiz Kürdistani partiler içindeki birçok kadro kendisini bağımsızlıkçı olarak tanımlamakta. Ama federalist, otonomist siyaset tarzını benimseyen partilerinden de ayrılmamaktadırlar. Bunu daha netleştirmek lazım.

Yani devrimci siyaset açıktır, nettir ve kesindir. Aynı zamanda keskindir de. Yani devrimci siyaseti, reformist, oportünist, konformist siyaseten ayırt eden özellikler bunlardır.

 

Komünist Manifesto, komünistler kendi düşüncelerini gizleme alçaklığını göstermezler diye başlamıştır.  Dolayısıyla devrimci saflarda bir netlik sağlamaya çalışmak lazım. Bu kendi dışımızdaki Kürdistani örgütleri ötekileştirmek ya da düşmanlaştırmak değildir. Onlar da Kürdistani taleplere sahiptirler. Onlarla da birlikte birçok iş yapmamız mümkündür.

Ama tarz-ı siyasette net olmak, açık olmak, dürüst olmak ve ciddi olmak lazım. Bunun önündeki açmazlardan biri şudur: Kuzeybatı Kürdistan'da siyaset sınıfımız artık altmış beş-seksen bandında bir siyaset sınıfıdır. Yani yaşlı bir siyaset sınıfıdır.

Normalde her ağzını açan diyor ki elli yıldır ben Kürdistani mücadele veriyorum. Normalde elli yıl Kürdistani mücadele veriyorsan şimdi bir devleti yönetiyor olman lazımdı. Oysa bu siyaset sınıfımız zor bela ancak kendi örgütlerini yönetebiliyorlar.

Genç nüfus, genç kadrolar gelip bu sınıfı tasfiye etmelidirler. Bu yaşlı sınıfla atraksiyon yapmak neredeyse imkansıza yakındır. Elbette ki bu sınıf içinde de ömrünü bu davaya adamış, hâlâ da yılmadan mücadele eden birçok kadro var. Ama bu kadrolar ancak genç kadrolarla buluştukları ölçüde bir siyasi atraksiyonda bulunabilirler. 

Hareketsiz değiliz ama yapılması gerekeni yapabiliyor muyuz? Henüz çok uzağındayız. Onu da kabul etmek lazım.  Yani o felsefede de temel ilkedir. Önce kendini bilmelisin.  Yani her ağzını açan işte elli yıldır mücadele ediyoruz, şunu yaptık, Avrupa'da bunu yaptık, şurada bunu yaptık diyerek övünmek yerine şu an devlet yönetmemiz gerekirken bir örgütü zar zor yönetiyoruz. Bu gerçeği kabul etmemiz lazım.

Çünkü gerçekte yeni bir hareket, yeni insanlar, yeni fikirler, yeni siyasetler, yeni örgüt tarzları, yeni mücadele tarzlarıyla mümkündür.

Bu da ancak gençlerin desteklediği bir siyasi harekette mümkündür.  Bizim kuşakla gençler arasında ciddi uyuşmazlıklar var. Bunları halletmemiz lazım. Bunları halletmeye gayret ediyoruz. Kürdistanlı genç erkek ve genç kadınların katılmadığı, öncülük etmediği, yönetimde söz ve karar sahibi olmadığı hiçbir siyasi hareket başarıya ulaşamaz.

 

NATO Toplantısı

Her yıl bir NATO ülkesinde toplanıyorlar. Bu yıl sıra Türkiye'ye gelmiş, Ankara'da toplanmışlar. Şimdi son otuz beş yıldır ilan edilmemiş bir dünya savaşı yaşıyoruz. Ve bu savaş sırasında bütün devletlerarası kurumlar etkisini kaybetmiştir.

Bugün bir Birleşmiş Milletler yoktur, fonksiyonel bir Birleşmiş Milletler yoktur. Fonksiyonel bir Birleşmiş Milletler olsaydı, işte Lübnan'da, Filistin'de, İran'da, Venezuela'da olup bitenlere müdahale ederdi. Ama böyle bir fonksiyonu yok. 

Sovyetlerin çözülmesinden sonraki on yılda, emperyalist-kapitalist kamp bir zafer sarhoşluğuna kapıldı. Fukuyama tarihin sonunu ilan etti. Huntington medeniyetler çatışmasını ilan etti. Yani artık sınıf mücadelesi yok, ulusal kurtuluş mücadelesi de yok. Medeniyetler arası çatışma var. Batı medeniyeti de tek rasyonel medeniyettir. Yani ekonomide, siyasette, düşüncede liberalizm, sözüm ona, tek rasyonel düşüncedir demeye başladılar.

Ama on yıl geçtikten sonra dünyanın tek kutuplu bir dünya olmadığı ve artık tek kutuplu bir dünyaya dönüşün de mümkün olmadığı anlaşıldı.

Ancak Trump ABD'si bu tek kutupluluğu sağlamaya çalışıyor. Bunun için neredeyse dünyadaki bütün devletlerle savaş halinde. Yani Kanada'yı tehdit ediyor, Danimarka'yı tehdit ediyor, İtalya'yı aşağılıyor, Fransa'ya bir şey söylüyor, İngiltere'ye başka bir şey söylüyor.  Bu ABD'nin son çırpınışıdır bana kalırsa.

Çünkü dünya artık, tek kutuplu bir dünyaya geri dönemez. Dünyada çok farklı kutuplar var. Orta ölçekli devletler var. ABD bu orta ölçekli devletleri kendisine bağlayarak hem Avrupa'ya hem Çin'e hem Rusya'ya tavır almaya çalışıyor.

NATO'ya gelirsek, NATO işlevsiz bir örgüte dönüştü. Yani kırk dokuzda, komünizmin yayılmasına karşı bir savunma örgütü olarak kuruldu. Aslında bir savunma örgütü değil, bir saldırı örgütü olarak kuruldu. Onun karşılığında da işte o zamanki sosyalist kamp dediğimiz kamp da Varşova Paktı'nı kurdu. (1955)

1990-91’de, yaşayan sosyalizm çözüldü, Sovyet bloku çöktü. Aslında NATO'nun bir anlamı kalmamış olmalıydı. Ancak, ABD ve Avrupalı devletler, NATO’yu Birleşmiş Milletler'in yerine ikame etmeye çalıştılar. Üye sayısını artırdılar. Sanıyorum şimdi otuz iki devlet üye NATO'ya.

Ankara'daki toplantıda bir savaş manifestosu yayınladılar aslında. Trump, Savunma Bakanlığını Savaş Bakanlığı'na dönüştürdü.  NATO'yu da artık savunma paktı değil, bir savaş paktına dönüştürüyor.  Sadece savaş paktı değil, aynı zamanda bir ekonomik pakta dönüştürüyor.

Tabii NATO devletleri arasında çok ciddi çelişkiler var.  Örneğin Avrupa'daki NATO üyeleri esas düşman olarak Rusya'yı görüyorlar.

Trump ABD'si Çin'i esas düşman görüyor. Ancak Ankara'daki toplantıda Trump'ı ikna ettiler, ve Ukrayna savaşına bundan sonra Trump da müdahil olacak. 2026 ve 2027 için, her yıl altmış milyar avroluk yardım yapacaklar Ukrayna'ya. Bu yardım dediğimiz insani yardım falan değil yani, savaş araç ve gerecidir. Bir gecede kırk milyar dolarlık silah ticareti yaptılar.

Trump, Avrupa ülkelerinin savunma bütçelerini milli bütçenin en az yüzde beşine kadar yükseltmeleri gerektiğini söylüyor.  Bunlara teşne olanlar Almanya ve Türkiye'dir. Şimdiden yüzde iki-üçe çıkardılar. Almanya ve Japonya ikinci savaşın mağlupları olduğu için onların silahlanması ve ordulaşmasına belli sınırlar konulmuştu. Şimdi o sınırlar kalktı.  Almanya bir önceki savunma bütçesinin on katı kadar yeni bir savunma bütçesi oluşturdu. Japonya yeni bir ordu oluşturuyor.  Dolayısıyla NATO bir savaş paktıdır.

 

Enerji Kaynakları ve Enerji Yolları

Bundan sonraki temel hedeflerinden biri de enerji kaynakları ve enerji yollarını denetim altına almaktır. Buraya kadar genel geçer NATO değerlendirmesi. Bizim için önemli olan Türkiye, ABD ve Avrupa ilişkileri nasıl olacak?

Öyle gözüküyor ki Trump ABD'si, Türkiye'ye bölgedeki jandarması görevini yüklemeye çalışıyor. Türkiye zaten buna önceden teşne. Türkiye’nin, NATO’dan, Avrupa devletlerinden, dünyadaki bütün devletlerden istediği bir tek şey var: Kürdistan devletleşmesin, Kürdistanlı siyasi örgütlerle ilişki kurulmasın. Bunu kabul eden her devletle, İsrail de buna dahil. Türkiye onlarla iş birliği, güç birliği yapmaya hazırdır. Daha önce de Erdoğan: "Ben,  Suriye'ye iki komando tümeni göndereyim. YPG, YPJ ile ilişkinizi kesin." demişti. Şimdi Gulani üzerinden işlerini yürütüyorlar.

Suriye'deki rejim de üç parçalıdır. Gulani daha çok İngiltere, ABD kontrolündeki bir güçtür. Şeybani var, Dışişleri Bakanı. O Türkiye'nin kontrolündeki bir güçtür. Türkiye'ye bağlı mayın eşekleri vardı. İşte ÖSO, SMO falan gibi isimleri alan örgütler vardı. Onlarla Şeybani Türkiye'yi temsil ediyorlar.  Bir diğer İçişleri ya da Maliye Bakanı var, o da Körfez devletleriyle iş tutan biridir.

Dolayısıyla, Trump Erdoğan'a övgüler dizdi. Türk devleti çok büyük bir iş başarmış gibi, işte, NATO'ya ev sahipliği yaptık, işte, bilmem, uçak motorlarını verecekler, yaptırımlar kalkacak, F35 gelecek falan diye pembe tablo çizdiler. Ama bu böyle değil. Tartışmalar, çatışmalar devam ediyor. 

Şimdi Avrupa'da liderliğe yeniden oynamaya başlayan bir Almanya var. Onun yanında, kısmen karşısında Fransa var. İtalya ona eklemlenmeye çalışıyor. İngiltere başka bir devlet anlayışına sahip. Hem ABD ile hem Avrupalı devletlerle hem Çin'le ilişkileri sürdürmeye çalışıyor.  Dolayısıyla henüz, Türkiye ile NATO arasında ya da Türkiye ile ABD ve Avrupa devletleri arasında nasıl bir ilişki tesis edilecek, burası net değil.

Ancak Kürdistani siyasetin bu konularda çok duyarlı olması lazım. Son iki yıldır, Türk medyası ve Türk devlet sözcüleri -aslında 2016'dan bu yana- "Biz emperyalizme karşıyız, emperyalist müdahaleye karşıyız. İşte, 2016 darbesini ABD destekledi, İsrail destekledi." falan diyorlardı.

Ankara'da NATO toplantısı oldu. En ufak bir ses yok. Hani siz ABD'ye karşıydınız, Avrupa'ya karşıydınız, emperyalizme karşıydınız. Yok. ABD'nin de emperyalizmin de taşeronluğunu yapmaya ya da alt birim emperyal bir devlet olmaya heveslidir Türkiye Devleti.

Aynı şeyleri son iki yıldır İmralı da söyledi. Kürt siyasetinin İsrail'e ve Amerika'ya asla yanaşmamaları gerektiğini söyledi. Hatta Öcalan İmralı'da kendi -sözüm ona- yoldaşlarını ihbar etti: "Kandil İran'ın denetiminde." dedi.  "Rojava da İsrail'in denetiminde." dedi. Her iki tarafı da Türk devletine hedef olarak gösterdi. Alttan da hem Kandil'i hem Rojava'yı Türkiye'yle, Türkiye'ye biat etmeye çağırdı. Kürdistani siyaset, bu palavralara, bu sözüm ona antiemperyalist çağrılara kulak asmamalıdır.

Kürdistan'ın bağımsızlığı ve birliğinden yana olan, Kürdistan'ın herhangi bir parçasının Ulusal egemenliğini, Kürtlerin ulusal egemenliğini kabul eden her devletle Kürdistani siyaset iş birliği yapabilir.  Bunda ilkelere ters hiçbir şey yoktur. Çünkü Kürdistan'ın esas emperyalistleri Türkiye ve İran'dır.

Irak, Suriye yüzyıllık yapay devletlerdi. Ufak bir çatırdamada çözülebildiler. Ama Türkiye ve İran öyle değil. İkisi de imparatorluk bakiyesidir. İkisi de Kürdistan'ın işgalcisi ve emperyalistleridir.

Bizden istedikleri şudur: Kendi emperyalistlerinizle uğraşmayın, gidin işte bilmem ABD emperyalizmiyle savaşın ya da İsrail saldırısıyla savaşın.

Biz Kürdistanlı devrimciler, dünyanın her yerinde; ulusal, sınıfsal, cinsel baskıya karşı mücadele eden herkesle beraberiz. Ama bizim öncelikli görevimiz Kürdistan'ı bu iki emperyalistten temizlemektir. Sen eğer kendi ülkendeki emperyalist işgale son veremezsen dünyanın hiçbir yerinde antiemperyalizm yapamazsın. Çünkü devrimcinin temel görevi, kendi ülkesinde devrim yapmaktır. Biz gidip Amerika'da devrim yapacak halde değiliz yani. Kürdistanlı devrimcilerin temel görevi Kürdistan'ı işgalcilerden temizlemek, Birleşik Kürdistan yolunda yürümektir derim.

 

 

NATO, ABD'nin geçim kapısıdır.

ABD ekonomisinin en önemli ayağı sınai-askeri komplekstir. Sınai-askeri kompleksin genişletilmiş yeniden üretimi sağlayabilmesi için ya fiilen dünyada savaş olmalı ya da savaş tehdidi olmalıdır. Çünkü ürettikleri savaş araç gereçleridir.  Eğer dünyada savaş hali ya da savaş tehdidi olmazsa kimse silahlara bu kadar yatırım yapmaz.

 NATO, ABD için bir silah pazarıdır ve ABD üzerinden bütün dünyaya bir silah pazarı olarak bakıyor ABD. Onun için ABD'nin NATO'dan çekilebileceğini düşünmüyorum. NATO içinde yeni bir güç dengesi arayışı var.

Yani işte Almanya 1945'ten 90'a, hatta işte 2010'lara kadar, askeri kapasitesi sınırlanmış bir devletti, şimdi bunun sınırları kaldırıldı. Almanya, Avrupa liderliğine soyunuyor. Hem birinci savaşta hem ikinci savaşta ABD'nin emperyalist kamptaki esas karşıtı Prusya, sonra da Almanya idi.

Bu sefer, yeni bir, güç dağılımı, yeni bir güç dengesi arayışı var NATO içinde. Nerede sonuçlanacak şimdiden kestiremiyorum.  Bana kalırsa NATO zaten dağıtılmalıdır. Yani niye bu kadar silahlanıyorsunuz? Kime karşı silahlanıyorsunuz? El cevap: "Terörizme karşı savaşıyoruz." diyorlar. Terörist kimdir? İşte Kuzey Kore'dir, İran'dır, Küba'dır.

Yahu yani bu üç devlete karşı bir blok oluşturmaya gerek yok. Tek başına da bunların üstesinden gelebilirsiniz. Esas hedefleri Çin'dir. Yani ABD'nin esas hedefi Çin'dir. Avrupa emperyalistlerinin de esas hedefi Rusya'dır. Bu emperyalistler arası yeni bir üçüncü dünya savaşını yaşıyoruz.

Amerika bölgeden çekilir mi?

Eğer alternatif üretebilirse Trump, bütün gücünü işte Asya Pasifik'e yığmaya çalışıyor. Bölgede bir siyasi boşluk var. Biliyorsunuz İran altı devlette birden savaş yürütüyordu. İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen. Bunların, işte üçünden çekilmek zorunda kaldı. Yemen her gün bombalanıyor, İran bombalanıyor.

Irak'ta yeni başbakandan istedikleri tek bir şey var, o da Haşdi-Şabi’yi dağıtmak ya da Irak ordusu içine çekmek. Ama bu doğan boşluğa üç tane alternatif var: Biri İsrail'dir, diğeri Türkiye'dir. İran'dan doğan boşluğu doldurmaya çalışan üçüncü taraf da Körfez devletleridir. Başını özellikle Suudi, Katar ve İmarat'ın çektiği kanattır.

Savaş sürecek. Onun için yani ABD'nin çekilmesi bu savaşın sonucuna bağlıdır. Şimdiden çekilir mi çekilmez mi bilmiyorum. Böyle bir planları olduğunu söylüyorlar ama çekilebilirler mi bilmiyorum.

Dış destekten önce iç ulusal birlik önemlidir.  Şu an silah altında işte iki yüz elli-üç yüz bin askerimiz var. Ancak bir ulusal ordumuz yok. Bu ordular parti orduları. Milli ordu değil yani. Eğer buradan bir ulusal ordu çıkarabilirsek Amerika'sı da, Çin'i de, Rusya'sı da bütün devletler Kürdistan'a muhtaçlar.

Yeni bir Ortadoğu, Kürdistan devletleşmeden söz konusu olamaz. Çünkü Kürdistan'ın işgal altında paylaşılmış ve parçalanmış olması, bölge gericiliğini birleştiren en önemli faktördür.

Bizim bunu kırmamız lazım.  Eğer biz, temel stratejik hedeflerde açık bir devrimci programa sahip olursak, dünyada bunu destekleyecek güçler bulmak öyle sanıldığı gibi zor değildir. Mücadele edeceğiz, savaşacağız, devrimci örgütler kuracağız. Devrimci ulusal birlikler oluşturmaya çalışacağız. O zaman dünyada yalnız olmadığımızı göreceğiz. 


*19.07.2026 Denge Kurdistan TV

Posted in: Tirki

Comments

There are currently no comments, be the first to post one!

Post Comment

Name (required)

Email (required)

Website

DEVRİMCİLERİN GÜNDEMİ VE ”ÇERÇEVE YASA”
Fuat Önen
DEVRİMCİLERİN GÜNDEMİ VE ”ÇERÇEVE YASA”
Doğru, sadece bir bilgi meselesi değil, aynı zamanda bir güç, pratik eylem meselesidir. Bizim ikna edici olmamamızın temel nedenini de örgütsüzlükte ve yeterince eylemlilikte olmamakta aramalıyız. Şimdi bunun birçok nedeni var. Bir neden üzerinde ...

DARBELER CUMHURİYETİNDE, DARBE İÇİNDE DARBE
Fuat Önen
DARBELER CUMHURİYETİNDE, DARBE İÇİNDE DARBE
2016'da bir darbe olmadı, bir darbe teşebbüsü oldu. Gülen cemaatinin ordu içindeki farklı eğilimlerle beraber gerçekleştirmeye çalıştığı bir darbe vardı.  Bu darbe teşebbüsü, cemaatin içine sızan, MİT personelleri aracılığıyla önceden haber ...

ENTEGRASYON
Fuat Önen
ENTEGRASYON
Mevcut işgalci devlet sınırları içindeki çözümleri artık, Kürdistan'daki siyaset sınıfı elinin tersiyle itmelidir! Kürdistan meselesi hiçbir işgalci devletin sınırları içinde çözülebilecek bir mesele değildir! Kürdistan meselesinin çözü...

Kıro'nun Türk Cumhuriyeti'ni Demokratikleştirme Misyonu
Kamal Soleimani
Kıro'nun Türk Cumhuriyeti'ni Demokratikleştirme Misyonu
Öcalan'ın devletle kurduğu ilişki, klasik anlamda eşitler arası bir pazarlık olarak kavranamaz. Burada söz konusu olan, devletin Kürt siyasetini ontolojik olarak "terör" kategorisine indirgeme yetkisini fiilen kabul eden ve Kürt siyaset...

Acaba “dinî caşlık” Güney’de yalnızca bireysel bir sapma mıdır?
Kamal Soleimani
Acaba “dinî caşlık” Güney’de yalnızca bireysel bir sapma mıdır?
Bu çerçevede, Tom Barrack gibi aktörlerin federalizme karşı açıklamaları, çoğu zaman Amerikan perspektifinden ziyade Türkiye’nin stratejik önceliklerini yansıtmaktadır. Donald Trump’ın bu tür meselelerde tutarlı ve bütünlüklü bir strateji...

Kurdistan’da Birlik Arayışları
Fuat Önen
Kurdistan’da Birlik Arayışları
Hiçbir örgüt başkasının açmazlarıyla güçlenmez. Her hareket kendi mücadelesi, kendi çabasıyla güçlenebilir. Ve eğer PKK'nin silah bırakması Kürdistani güçlere yarayacak olsa zaten devlet böyle bir talepte bulunmaz. Dolayısıyla bütün siyasal grupl...

Uydurma Bir “İhanet” Öyküsü: Mir Bedirhan ve Yezdan Şêr Olayı
Ahmet Kardam
Uydurma Bir “İhanet” Öyküsü: Mir Bedirhan ve Yezdan Şêr Olayı
On beş yıl önce, 2011’de yayımlanmış Cizre Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan Yılları başlıklı kitabım üzerinde çalışırken Bedirhan Bey’in 1847’de Osmanlı ordusuna yenilip teslim olmak zorunda kalmasının nedeninin, yeğ...

KÜRT ULUSAL POTANSIYELİ: KAZANIMLAR, KIRILMALAR VE YENİ YOL ARAYIŞI
Fuat Önen
KÜRT ULUSAL POTANSIYELİ: KAZANIMLAR, KIRILMALAR VE YENİ YOL ARAYIŞI
Son 10 yılda; Kobani direnişinde, özellikle peşmergelerin Kobani'ye girişinde; 2017 bağımsızlık referandumunda ve bugün görüldüğü üzere; Kürdistan'ın dört parçasında, dünyanın dört bir yanındaki Kürtler, bir ulusal hedefe kilitlendiler. Bu, e...

"Bakur-Rojhelatê Sûrîyeyê"
Fuat Önen
"Bakur-Rojhelatê Sûrîyeyê"
Şer, sîyaseta bi alavên şîdetê tê meşandin e. Sîyaseta te ne dirust be şervanî encam nagire. Siyaset dirust be lê ne şerbaz be jî encam nagire. Divê em diyalektîka şer û siyasetê baş fahm bikin.

Halep Gelişmeleri Üzerine Politik Bir Değerlendirme
Fuat Önen
Halep Gelişmeleri Üzerine Politik Bir Değerlendirme
Halep’te kaybedilen bir ülke değil, askeri bir mevzidir. Ancak önümüzde uzun soluklu bir çatışma süreci bulunmaktadır. Bu süreçte ilerlemeler kadar geri çekilmeler de yaşanacaktır. Dolayısıyla mevcut tarihsel moment panik değil, siyasal birlik ...

Page 1 of 28First   Previous   [1]  2  3  4  5  6  7  8  9  10  Next   Last   
123movies