Aşağıdaki örnek, Güney Kürdistan’da din kisvesi altında İran devletiyle işbirliğiyle (caşlıkla) tanınan bir kişiye aittir: İran İslam Cumhuriyeti’nin, genç bir Kürt kadın peşmerge olan Gazal Mewlan’ı öldürmesini açıkça tebrik eder ve bunu şu sözlerle ifade eder: “İran’ın eline sağlık, bu köpeği öldürdüğü için.” Bir yanda Vatikan’da Papa’nın, kendi ülkesinin siyasal otoritesini dahi eleştirebilen ve insan hayatını merkeze alan bir tutum sergilediği tartışılırken, öte yanda bir Kürt İslamcının, bir Kürt kadının öldürülmesini yalnızca meşrulaştırmakla kalmayıp, bundan açıkça zevk alarak düşman bir devleti tebrik etmesi, iki farklı dinî-ahlaki yönelimi keskin biçimde açığa çıkarır. Birinde insan hayatını esas alan bir etik konumlanış söz konusuyken, diğerinde bir Kürdün ölümü doğrudan haz veren bir olaya dönüşmektedir.
Nitekim, ilk kitabımda (2016) da vurguladığım üzere, Kürt İslamı büyük ölçüde tasfiye edilmiş; yerine devletlerce üretilmiş bir İslamcı epistemoloji ikame edilmiştir. Bu yer değiştirme, Kürt’e ait dinsel geleneğin çözülmesine yol açarken, Kürt’ü Kürt’e kırdıran bir İslamcılık formunu üretmiştir. Güney Kürdistan’da gözlenen dinî caşlık, bu mekanizmanın en yoğun ve en görünür tezahürüdür. Benzer örüntüler diğer parçalarda da mevcuttur; ancak bu ölçüde alenileşmez. Dolayısıyla burada karşılaştığımız durum, münferit bir sapmadan ziyade, Kürtlere karşı işleyen daha geniş bir projenin somutlaşmış biçimidir.
Bu çerçevede dinî caşlık, İran ve Türkiye tarafından sistematik biçimde inşa edilmiş bir strateji olarak okunmalıdır. Her iki devlet de farklı araçlar üzerinden bu çözülmeyi beslemiş ve kalıcılaştırmıştır. Güney’i ayırt eden ise, bu pratiğin ilk kez görünürde Kürt bir siyasal otoritenin hüküm sürdüğü bir zeminde bu denli açık biçimde ortaya çıkabilmesidir. Böylece caşlık, düşman güçlerin doğrudan egemenliği dışında dahi işleyebilen, Kürt haklarına ve Kürt olmanın meşruiyetine yönelen süreklilik arz eden bir projeye dönüşmüştür.
Bu dinî caşlığın yaptığı şey, ifade özgürlüğüyle açıklanabilecek bir tartışma değildir. Söz konusu olan, son 50 yılda iki kez Enfal’e ve defalarca soykırıma maruz bırakılmış bir Kürt milletine yönelmiş bir saldırıdır. Nitekim Ahmed Şara’ya bağlı Evkaf Bakanlığı’nın Rojava Kürtlerine karşı Enfal ilan etmesi, Türkiye’de CHP gibi seküler çevrelerde dahi açık bir kınama üretirken, Türk İslamcı çevrelerde tam tersi bir karşılık bulmuştur: Olası bir Kürt kırımının ilanı, bu çevrelerde yalnızca meşrulaştırılmakla kalmamış, aynı zamanda açık bir sevinç ve hazla karşılanmıştır. Bu tepki, Kürtler söz konusu olduğunda İslamcılığın nasıl bir ölüm arzusuna ve kan iştahına yatkınlaştığını çarpıcı biçimde açığa çıkarır.
Avrupa’nın birçok ülkesinde İsrail’in varlığını sorgulamak antisemitizm olarak değerlendirilirken, Yahudiler II. Dünya Savaşı’ndan sonra hem soykırımdan kurtulmuş hem de dünyanın en güçlü devletlerinden birine sahip olmuştur; buna rağmen, soykırıma maruz kalmış bir halk olarak korunmaktadırlar. Buna karşılık Kürtler, daha iki ay önce bile Rojava’da soykırım ve Enfal tehdidi altında yaşamaktaydı. Dahası, Kürt karşıtı devletlerin etkisi altında, bazı Kürt İslamcı çevrelerin dahi Kürtlerin ölümünü kutlayabildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, yalnızca siyasal bir düşmanlığa değil, Kürt hayatının değersizleştirilmesine dayanan daha derin bir ahlaki ve ideolojik çözülmeye işaret etmektedir.
Böylesi bir bağlamda, bir kadın peşmergenin şehit edilmesini kutlamak—ki anlaşıldığı kadarıyla yaşamı boyunca hiçbir operasyona katılmamış olabilir—yalnızca sıradan bir tutum değildir; Kürt İslamcılığının ahlaki sınırlarının çöktüğünü ve devletlerin elinde Kürt düşmanlığını meşrulaştıran ve yönlendiren bir şiddet aygıtına dönüştüğünü çıplak biçimde ortaya koyar. Bu durum, bireysel bir yozlaşmadan çok, derinleşmiş bir ideolojik ve ahlaki çözülmenin belirtisidir.
Bu noktada karşımıza çıkan şey, caşlık ile İslamcılığın kesişiminde üretilmiş bir pratikler bütünüdür. Bu yapı, ne geleneksel dindarlığın ahlak ve hayâ duygusunu taşır ne de Kürt toplumunun duygu ve iradesine yönelik en temel saygıyı barındırır. Aksine, Kürt ulusal varlığını ve tehdit altındaki bir millet olarak ulusal bilincin güçlendirilmesi gerekliliğini sürekli olarak sorgulayan, tam da Kürdistan’ın kalbinde kök salmış bir söylemsel zemine dönüşmüştür.
Üstelik bu süreç yalnızca dinî alanla sınırlı değildir. Güney’de, son birkaç on yılın tarihsel koşulları içinde, farklı aktörler—kimi din kisvesi altında, kimi sözde aydın kimliğiyle, kimi de “siyasal pragmatizm” adına—Kürtlerin ulusal varlık hakkını savunmayı anlamsızlaştırmakta ve Kürtlüğün anlamını sistematik biçimde aşındırmaktadır. Bu çerçevede, din adına, İran ve Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri gerekçesiyle ya da sözde Amerika ve İsrail karşıtı bir söylemle hareket eden Türk, Arap ve Kürt münafık dinci çevreler, muhalefetlerini fiilen yalnızca Kürtlerin ulusal varlığına yöneltmiştir. Bu durum tesadüfi değildir; aksine, İran ve Türkiye’nin İslamcılığı Kürt karşıtı bir siyasal dil ve toplumsal mobilizasyon hattına dönüştürmesinin doğrudan sonucudur. Nitekim bu çevrelerin hiçbiri Amerika’ya ya da İsrail’e karşı fiilî bir mücadeleye hazır olmamış; buna karşılık aynı söylemler altında sistematik biçimde Kürtlere ve Kürt çıkarlarına karşı konumlanmıştır. Dahası, Türkiye gibi bir NATO müttefikinin İsrail ile sürdürdüğü ekonomik ve stratejik ilişkiler neredeyse hiç eleştirilmemiştir. Fatih Erbakan’ın da ifade ettiği üzere, Kudüs’ün çevresindeki güvenlik altyapısında dahi Türkiye–İsrail ilişkilerinin izleri bulunmasına rağmen, bu çevreler düşmanlığı sanki bu ilişkilerin faili Kürtlermiş gibi Kürtlere yöneltmektedir.
Bu çifte standart yalnızca söylemsel bir çarpıtma değil, aynı zamanda siyasal bir işlev görmektedir: Kürt karşıtı devlet politikalarının toplumsal zeminde meşrulaştırılması ve içselleştirilmesi. Aynı zamanda, Kürt İslamı’nın tarihsel ve siyasal hafızasını tasfiye etmeye yönelik bir müdahaledir. Zira Şeyh Ubeydullah’tan Şeyh Said’e, Şeyh Ahmed-i Barzani’den Qazi Muhammad’a ve Mela Mustafa Barzani’ye uzanan çizgi, İslam ile Kürtlerin ulusal hak ve egemenlik taleplerini birbirinden ayırmamış; aksine bu talepleri dinsel bir meşruiyet çerçevesi içinde savunmuştur. Buna karşılık İslamcılık, Kürdistan bağlamında dışsal bir epistemoloji olarak işlev görmüş; Türk, Arap ve Fars sömürgeciliğinin ideolojik taşıyıcısı hâline gelerek, görünürde milliyetçilik karşıtı bir söylemle Kürtlerin siyasal özneleşmesini bastıran bir kolonyal araç olarak çalışmıştır.
Bu süreç, Kürdistan’da—özellikle bugün Güney’de—giderek daha belirgin bir biçimde hissedilen kapsamlı bir saldırının parçasıdır. Bu saldırının özgüllüğü, yalnızca dışarıdan dayatılması değil, aynı zamanda içeride belirli bir özne tipinin üretilmesiyle derinleştirilmesidir. Türkiye ve İran’ın Güney’de inşa ettiği “yenilmiş İslamcı özne”, Kürtlerin diğer parçalarına karşı düşmanlaştırılmış, kendi toplumuna karşı konumlandırılmış bir figürdür. Bu öznenin en görünür taşıyıcıları ise, tam da İslamcı ağlar ve söylemler olmuştur. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, yalnızca bir siyasal yönelimi değil, toplumsallaşmış bir ahlaki çözülme biçimini yansıtır.
Bu bağlamda, İslamcılık, Arap, Fars ve Türk egemenliğinin doğrudan fiziksel olarak tesis edilemediği koşullarda, kültürel ve ideolojik bir tahakküm mekanizması olarak yeniden işlev kazanmıştır. Başka bir ifadeyle, doğrudan egemenliğin yerini içselleştirilmiş bir hâkimiyet biçimi almıştır. Bu nedenle bu çevrelerin tutumları, demokratik bir siyasal refleksi değil, dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı bir ideolojik formasyonu yansıtmaktadır.
Bu ideolojik mobilizasyonun nihai hedefi ise açıktır: Güney Kürdistan’ın içeriden çökertilmesi. İran İslam Cumhuriyeti ve Türkiye açısından bu, doğrudan askerî tasfiyeden daha düşük maliyetli ve daha sürdürülebilir bir stratejidir. PKK’nın da giderek Türkiye’nin entegrasyon stratejisine eklemlenmesiyle birlikte, Güney’in zayıflaması Kürt milliyetçiliğinin ve hak taleplerinin genel tasfiyesi için kritik bir eşik olarak görülmektedir. Özellikle İran’ın zayıflama ihtimali ve bölgesel nüfuz kaygıları bağlamında, Irak’taki vekil güçler üzerinden yürütülen siyaset, Güney Kürdistan’ı stratejik olarak önemsizleştirmeye yöneliktir. Türkiye ise bu süreci, iç çelişkileri derinleştirerek ve Süleymaniye’yi Erbil’e karşı konumlandırarak dolaylı biçimde hızlandırmaktadır.
Bu çerçevede, Tom Barrack gibi aktörlerin federalizme karşı açıklamaları, çoğu zaman Amerikan perspektifinden ziyade Türkiye’nin stratejik önceliklerini yansıtmaktadır. Donald Trump’ın bu tür meselelerde tutarlı ve bütünlüklü bir stratejik çerçeveye sahip olmaması, bölgesel aktörlerin bu boşluğu kendi lehlerine kullanmalarına imkân tanımıştır. Nitekim Rojava’da yaşananlar, Amerikan devletinin uzun erimli bir stratejik planının sonucu olmaktan ziyade, Barrack gibi aracı figürlerin kişisel ilişkileri, dar çıkar hesapları ve siyasal fırsatçılığı üzerinden şekillenmiştir. Bu anlamda, Trump’ın siyasal dağınıklığı ve stratejik zafiyeti Türkiye lehine bir manevra alanına dönüştürülmüş; gerekli rıza da bu zemin üzerinden üretilmiştir.
Bu tablo, Kürt siyasal kazanımlarının uluslararası sistemde ne ölçüde kırılgan olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla Rojava’nın çöküşü yalnızca yerel bir gelişme değil, bölgesel güçlerin bu tür boşlukları kullanarak yürüttüğü daha geniş bir yeniden düzenleme projesinin parçasıdır. Bu yeniden düzenlemenin bir sonraki hedefinin Güney Kürdistan (Başûr) olması şaşırtıcı değildir; zira Türkiye’nin, Kürtler için somut bir siyasal model ve ilham kaynağı oluşturabilecek hiçbir yapıya tahammül etmeyeceği açıktır.
Bugün Güney Kürdistan bu uzun stratejik kuşatmanın hem dışsal hem içsel baskılarıyla karşı karşıyadır. Bu nedenle onu korumak yalnızca Güney’de yaşayanların değil, tüm Kürtlerin ortak sorumluluğudur. Ancak mevcut durumda, parti rekabetleri ve iç bölünmeler bu tehdidin yeterince kavranmasını engellemektedir. Sistematik saldırının farkında olanların sayısı sınırlı kalırken, parti kültürü eleştirel ve sorumlu sesleri daha baştan etkisizleştirmektedir.
Oysa Kürtler tarihsel ölçekte bir sınamayla karşı karşıyadır. Bu koşullarda ortaya çıkan iç düşmanlıklar—özellikle Doğu Kürtlerine yönelik söylemler—yalnızca yüzeydeki çatlaklar değil, daha geniş bir stratejik yönelimin semptomlarıdır. Bu nedenle mesele, tekil politik pozisyonların ötesinde, bugün Başûr’un korunmasını tüm Kürtler için ortak bir siyasal ve tarihsel sorumluluk hâline getiren bir varlık meselesidir.
