ABD Başkanı’nın, Kürtlerin İran’a karşı bir savaşa katılma ihtimaline dair söylem ve tartışmalarının ardından, çeşitli tutumlar sergilendi ve bu mesele uluslararası alanda nispeten geniş çaplı bir yankı uyandırdı.
Bu tartışmalara karşı verilen en önemli tepkilerden biri, Öcalan’ın Rojhilat’ın koşullarını değiştirme ve orayı da “Rojavalaştırma” girişimiydi. Bu girişim, ilk aşamada İran’ın lehine, ABD ve İsrail’in ise aleyhine olacak şekilde PKK ve PJAK’ı Rojhilat’ı işgal etmeleri için göndermeyi; ikinci aşamada ise, İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması durumunda, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda bölgede bir Kürt otoritesinin (yönetiminin) oluşmasını engellemeyi ve nihayetinde onun kaderini de, tıpkı Rojava gibi, gelecekteki Kürt olmayan bir otoriteyle entegrasyona doğru sürüklemeyi amaçlıyordu.
Öcalan artık Türk devletinin güvenlik ve strateji aparatları ile mekanizmalarının bir parçası olduğundan, bu devletin güvenlik güçleri de Kürdistan’ın çeşitli parçalarına yönelik nasıl bir tutum sergileneceği ve farklı senaryolar konusunda Öcalan’dan faydalanmaktadır. Öcalan’ın Rojhilat ve Türkiye ile ilgili bu arka plan faaliyetleri ve temasları, birkaç gün önce “Qandil Press”te yayımlanan bir haberde de yankı bulmuştur. Qandil Press, eski bir gerilla olan Sayın Hiwa Xoşnaw’ın ifadeleriyle, PJAK ve PKK’nın Rojhilat’a gidişine Türkiye Cumhurbaşkanı’nın onay vermesi için Öcalan’ın Erdoğan’a sunduğu tekliften bahsetmektedir.
Açıktır ki, Öcalan’ın teklifine ilişkin haberin doğruluğuna rağmen, Erdoğan ile Öcalan arasında bir tür ilişki olduğunu ima eden kısım yanlıştır. Öcalan’ın sürekli ilişkisi şahsen Erdoğan’la değil, Türkiye’nin güvenlik güçleriyledir. Çünkü Erdoğan hiçbir şekilde Öcalan’ın muhatabı değildir. Öcalan, Türk devletine hizmet etme ve Kürtlerin çıkarlarını engelleme çabaları çerçevesinde daha çok gönüllü bir danışman gibi çalışmaktadır.
Temel soru, Öcalan’ın hangi amaçla PJAK ve PKK’nın ortak gücünün Rojhilat’a gönderilmesini teklif ettiğidir. Bu konuyu anlamak için biraz geriye, özellikle de Öcalan’ın yakalanmasından sonraki döneme gitmek gerekiyor. Son yirmi yıl içinde Öcalan, Kürtlerin kazanımlarını tamamen Türkiye’nin perspektifinden görmeye ve tanımlamaya çalışmıştır. Bu nedenle Rojhilat’taki kazanımları engellemek için de elinden gelen her türlü çabayı göstermektedir.
Öcalan, Türk devletinin Rojhilat’ta PJAK aracılığıyla bir fiilî durumun (de facto) varlığına rıza göstermesini teklif etmiştir. Mevcut veriler ışığında, bu durum PJAK ve PKK’nın İran’la savaşacağı anlamına gelmemektedir. Aksine, en ciddi ihtimal; PJAK ve PKK’nın oraya gidişinin ve Suriye’de DSG’nin (HSD) sahip olduğuna benzer bir fiilî durum yaratılmasının, hem İran’ın hem de Türkiye’nin bilgisi ve onayı dâhilinde gerçekleşecek olmasıdır.
Birçok kişinin bu sözleri bir komplo teorisi olarak görmesi muhtemeldir. Ancak onun kişisel yazılarından yararlanarak, bu iddiayı teyit eden onlarca örnek ve kanıtı burada ele alabiliriz. Bununla birlikte, sadece birkaç örnek vererek, Öcalan’ın yazılarında Kürtlerin Kürt olmayan ulus-devletler içinde entegrasyonunu ve erimesini (asimile olmasını) engelleyen her türlü Kürt statüsüyle açıkça bir sorunu olduğunu göstermeye çalışacağım.
Örneğin Öcalan, 2000’li yılların başından beri, faşist Türkçüler gibi, Başûr’u (Güney Kürdistan’ı) sürekli olarak “İkinci İsrail” olarak nitelendirmiştir. Öcalan, daha önce önerdiği ve şimdi vazgeçtiği Demokratik Konfederalizm projesinin —ki KCK aracılığıyla Kürdistan’ın dört parçasında yerleşmesi öngörülüyordu— aslında Kürtlerin federalizm taleplerini engellemek için olduğunu açıkça söylemektedir. Öcalan, kendi Konfederalizm projesinde Kürtçenin resmî dil olması talebinin bulunmadığını, çünkü Kürtçenin resmîleşmesinin federalizm tehlikesini beraberinde getireceğini açıkça ifade etmektedir (Bkz: Demokratik Konfederalizm, 2015: 39). Ayrıca KCK ve Konfederalizm’i de Kürtlerin federalizm arayışını engellemek için önerdiğini söylemektedir (aynı kaynak).
Öcalan, tıpkı Türkiye devleti gibi, Kürtler için federalizmi bir emperyalizm aracı olarak görmekte ve ABD ile Batılı emperyalist ülkelerin bu yolla ve Kürt burjuvazisinin işbirliğiyle bölgede kendilerine yer edinmek istediklerini belirtmektedir. Bu nedenle Öcalan’ın iddiasına göre federalizm:
“Güney Kürdistan ve Kürtlerine dayalı bu çözüm, esas olarak Batı hegemonik güçlerinin çözüm tarzını yansıtmaktadır. Bu güçler, yerel faşist ulus-devletçi çözümlerin uzun vadeli başarısından emin olamadıklarından ve bu çözüm tarzları bölgeye yerleşimleri açısından uygun olmadığından, federalist ulus-devletçi çözüm zorunluluk arz etmektedir. Böylelikle hem ilgili ülkeye yerleşmelerinde hem de yerel ulus-devletleri ve diğer modernite unsurlarını kendilerine bağlayıp geliştirmede Güney Kürtlerine dayalı bu çözüm en emin manivela rolünde olacaktır.” (Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, 2011: 73)
Görüldüğü üzere, burada Öcalan Kürtler için federalizmi ulus-devletin bir parçası ve bir boyutu olarak tanımlamakta ve bu nedenle ona karşı çıkmaktadır.
Öcalan, Kürt milliyetçiliğinin de İsrail’in bir icadı (üretimi) olduğunu bile açıkça söylemektedir. İsrail’in bu politikasının onlarca yıldır devam ettiğini ve ulus-devlet fikrini Kürtler arasında yayarak Kürtleri kendi kontrolü altına almak istediğini belirterek şöyle der:
“Demek istediğim, bu politika hâlen devam ediyor. Tarihsel arka planı iyi anlamak gerekir. Kürt ulus-devletçiliği üzerinden bütün Kürtleri teslim almak istediler; Saddam’ı da bu yüzden tasfiye ettiler.” (Demokratik kurtuluş ve özgür yaşam, 2015: 107)
Bu, Öcalan’ın her türlü Kürt statüsüne, Kürt dilinin resmiyet kazanma ihtimaline ve federalizme dair resmî bakış açısıdır. Öcalan’ın yazılarına göre tüm bunlar, Amerika ve İsrail emperyalizminin araçlarıdır ve onların komplo ve kumpasları (entrikaları) çerçevesinde görülmelidir; bunlar, emperyalizmin bölgede yer edinmek için Kürtleri bu tür hakları talep etme hevesine düşürerek (kışkırtarak) kullandığı stratejik araçlardır.
Şimdi, Öcalan’ın önerisine ve PJAK ile PKK güçlerini göndermek için Türkiye’den izin istemesi konusuna dönecek olursak, Öcalan’ın burada iki amacı vardı:
Birincisi: Öcalan’ın yukarıdaki sözlerine dayanarak anlaşılmaktadır ki Öcalan, Amerika ve İsrail’in Kürdistan (Rojhilat/Doğu) üzerinden İran’a darbe vurabileceğine inanmaktadır. Bu nedenle, tıpkı Esad’ın Rojava’da (Batı) yaptığı gibi, böyle bir senaryonun önüne geçmek için İran’ın da Türkiye’nin bilgisi dâhilinde Doğu Kürdistan’ı karma bir PKK ve PJAK gücüne teslim etmesi en uygunudur.
İkincisi: Karma PJAK ve PKK gücü, diğer Doğu Kürdistan (Rojhilat) güçlerinin geri dönüşünü engelleyebilir ve onlara geri dönme fırsatı vermeyebilir. Çünkü geri dönmeleri durumunda, Doğu Kürdistan’da da tıpkı Güney örneğinde olduğu gibi, Kürtlerin Amerika ve İsrail’in yardımıyla federalizm projesini de facto (fiilî) bir gerçekliğe dönüştürme ihtimali ortaya çıkacaktır. Zira Öcalan’ın anlayışına göre, özellikle Amerika kendi çıkarları, bölgedeki varlığını sürekli kılmak ve Kürdistan’ın kaderini kendisine bağlamak için Kürtlere daha üst bir statüye, hatta bağımsızlığa izin vermeyecektir. Çünkü olası bir bağımsızlık durumunda, Kürtlerin gelecekte Amerika’ya minnet etmeyecek (bağımlı olmayacak) bir duruma gelmesi muhtemel görünmektedir. Çünkü federalizm:
“Böylelikle hem ilgili ülkeye yerleşmelerinde hem de yerel ulus-devletleri ve diğer modernite unsurlarını kendilerine bağlayıp geliştirmede Güney Kürtlerine dayalı bu çözüm en emin manivela rolünde olacaktır. Tam bağımsız Kürt ulus-devleti bu açıdan uygun olmamakta, aynı manivela rolünü oynayamayacağından tercih edilmemektedir.” (Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, 2011: 73)
Bu yüzden, Güney örneğinde gördüğümüz gibi, nihayetinde ve uzun vadede Türkiye de Kürtlerin Doğu’daki federal statüsünü kabul etmek hususunda Amerika’nın iradesine teslim olmak zorunda kalacaktır. Söz konusu bu Kürt statüsü, Kürtlerin egemen devletler ve uluslar içinde erimesini (asimile olmasını) ve entegrasyonunu engellemektedir. Bu nedenle Öcalan, PKK ve PJAK’ın Doğu’ya gönderilmesi konusunda Türkiye’yi ikna etmeye çalışarak hem Doğu Kürdistan güçlerinin geri dönüşünü engelleme, hem de Amerika ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşta bir faktör hâline gelerek Kürtlerin elde edebileceği olası kazanımların önüne geçme çabası içindeydi.
Öcalan’ın bu çabasından sonraydı ki, PJAK’ın Amerika ve İran arasındaki bu savaşa dair söyleminde (dilinde) de bir değişim yaşandı. Duran Kalkan gibi isimler, en başından beri Doğu Kürtlerine böyle bir savaşa bulaşmamaları ve demokrasi peşinde koşmalarının daha iyi olacağı yönünde nasihatlerde bulunuyordu. Belli ki bu demokrasi, Öcalan’ın Kürtlerin hiçbir talepte bulunmaksızın devletlerle kaynaşması (bütünleşmesi) gerektiğini öngören entegrasyonunun ta kendisidir —tıpkı Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli mesajında bunu açıkça ilan etmesi ve Kürtlerin, bırakın herhangi bir statüye sahip olmasını, kültürel (kültüralist) haklar dahi talep etmemesi gerektiğini söylemesi gibi. Öcalan’ın kendisi, Kürtlerin haklarından vazgeçmesinin adını “demokratik entegrasyon” koymuştur.
Savaşın başlangıcında, PJAK Eş Başkanı Emir Kerimi gibi isimlerin Amerika’ya bir nevi “bizim şu anda zaten Doğu’da (Rojhilat’ta) gücümüz var” şeklinde mesajlar verdiğini gördük. Şunu demek istiyordu: Eğer açıkça bizi muhatap alırsanız, Doğu’ya güç götürmek ve göndermek bir sorun teşkil etmez. Çünkü Kürdistan Demokrat Partisi ve diğer bir-iki gücün aksine, İsrailliler ve Amerikalılar PJAK ile doğrudan görüşmediler. Ancak daha sonra PJAK’ın bu ses tonu da genel olarak değişti ve onlar da Öcalan’ın “üçüncü yol”unu seçtiler. Üçüncü yol da, Öcalan’ın Türkiye’nin PJAK’a ve herhangi bir Doğu Kürdüne, Rojava örneğindeki gibi Doğu’da bir tür de facto (fiilî) durum yaratmaları için güvenmediğini anlamasından sonra ortaya çıktı. Çünkü Türkiye’nin bakış açısına göre bu güvensizliğin pek çok nedeni bulunmaktadır:
Birincisi: Doğu (Rojhilat), Batı’nın (Rojava) aksine, içinde birçok Kürt gücü barındırmaktadır.
İkincisi: Doğu, coğrafi olarak Batı’dan çok daha geniştir; Araplaştırma (Ta’rib) sonrası Batı’nın aksine, Kürtler Doğu’daki bölgelerin çoğunda nüfus olarak büyük bir çoğunluğu oluşturmaktadır.
Üçüncüsü: Genel olarak Batı’nın çöküşünden (yenilgisinden) ve Öcalan’ın Türkiye ile işbirliği yapmasından sonra, en azından Kürt kamuoyunun hem Türkiye’den hem de Öcalan’dan yana büyük bir korkusu (çekincesi) vardır.
Dördüncüsü: Kürtlerin, Öcalan’ın “halkların kardeşliği” tezine duydukları nefreti dile getirmeleri ve Kürtler tarafından Rojava ile dayanışma ve yardımlaşma sergilenmesi, Türkiye’ye de şu gerçeği kanıtlamıştır ki; en azından Kuzey (Bakur) dışında Öcalan, yanmış bir piyon (tükenmiş bir figür) olma yolunda ilerlemektedir. Önümüzdeki bir-iki yıl içinde, çok konuşması, sürekli mesaj göndermesi ve Türkiye lehine sergilediği açık ve sürekli tutumu sonucunda, bizzat Öcalan sistemine bağlı güçler içinde bile bu şahsın tamamen itibarsız bir lider hâline gelmesi uzak bir ihtimal değildir.
Beşincisi: Azeri Türklerinin kara gücü olarak varlığı, Türkiye’yi, işbirliğinin geleceği tam olarak net olmayan başka bir vekil (proxy) güce büyük ölçüde ihtiyaç duymaz hâle getirmiştir.
Altıncısı: Türkiye’nin Doğu (Rojhilat) okuması şudur ki; (yanlış veya doğru) özellikle bu altı partinin ittifakının Doğu Kürtlerini çok daha birleşik (yekvücut) hâle getirmiş olması gerekir. Bu yüzden Öcalan’ın bu güçleri kontrol etme kapasitesine sahip olup olmadığı konusunda tam bir şüphe vardır. Hele ki bunun arkasından Amerika ve İsrail destekli bir statü gelme ihtimali de varken.
Yedincisi: İsrail’in Doğu Kürtlerine daha ciddi bir destek verme ihtimali, Batı Kürtlerine vereceği destekten çok daha yüksektir. Özellikle İslam Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması durumunda, İsrail kazanan güç olarak gelecekteki İran’ın siyasi olarak yeniden dizayn edilmesinde ciddi bir faktör olabilir.
Sekizincisi: İslam Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması durumunda, Türkiye İsrail’in bir numaralı stratejik düşmanı hâline gelecektir. Bu nedenle İsrail ile dost bir Doğu (Rojhilat), İsrail ve Türkiye arasındaki gelecekteki jeopolitik rekabet ve çatışmalarda çok önemli bir rol oynayabilir.